Başlıksız ...

Vefat eden eşimin kuzeni. Allah rahmet eylesin. 3.5 yıldır hasta idi. İlk ameliyatı tümörün habis olmasına rağmen iyi geçmiş ve doktorların bile şaşırdığı bir hızla ve iyilikte toparlanmıştı. Sonra annesi 7 ay önce akciğer kanseri teşhisi ile tedavi görmeye başlayınca bu üzüntüye dayanamadı bedeni ve tümör yeniden ortaya çıktı. İkinci ameliyatından sonra toparlayamadı kendini. Kısmi felç geçirdi. Ameliyat (beyin sapı) olduğu yer de ödem oluştu. Annesi ile aynı hastane koridorlarında radyoterapi için sıra beklediler, tedavi gördüler. Yengemiz, annesi 24 Ağustos da vefat etti. O cenazeye bile katılamadı. bırakın yürümeyi oturacak bile dermanı yotu. Sonra en son 27 Ekim de rabbine yürüdü dediler... Acılar son bulmuştu. Hem anacığına hem rabbisine kavuştu...
Allah rahmet eylesin...
Bu çetrefilli yolda annelerinin neler yaşadığına birebir şahit olan yavruları artık ölümün onun için bir çare bir kurtuluş bir rahatlama olduğuna anladılar belki de. Artık çektiği sıkıntıların son bulmasını ister gibi artık ölsün annemiz dediler.

---------------------------------------------

ve kararımı verdim, taşınıyorum. Bloggerdan wordpress e gidiyorum. Beklerim efendim :)

http://yurektenkalemedusenler.wordpress.com/

selam ve DUA ile...

O zaman annemiz ölsün baba,ölsün...

- Annemiz bir daha yürüyemecek mi?
- Hayır kızım

- Annemiz bir daha konuşamayacak mı?
- Hayır kızım

- Annemiz bir daha bize sarılamaycak mı?
- Hayır kızım

- O zaman annemiz ölsün...

33 yaşındaydı. Rabbisi onu çağırmıştı. Artık vakit gelmişti, gitmeliydi. Ve gitti. Geride gözü yaşlı bir eş ve 3 güzel yavru kalmıştı. O erken ayrılmıştı dünyadan. O vaktinde ayrılmıştı da biz mi erken sanıyor(uz)duk...

Bir insanı öldürebilir miyim? :EVET



Taha KIVANÇ ın dünkü köşe yazısına şöyle bir soru ile başlamış:

Eğer yakalanmayacağınızı ve cezalandırılmayacağınızı bilseniz bir insanı öldürebilir misiniz?


Yazıyı okum(y)adım, çünkü kendimi düşünce deryasına dalıvermiş kulaç atarken buldum.

Düşündüm. Bir insanı öldürebilir miyim? İnsan baştan yok canımm falan diyor. Bunu diliyle söylüyor, acaba kalbi de buna eşlik ediyor mu? Bunu öğrenmek için soruyu önce evet diyerek cevaplamak ve hayal etmek kalıyor geriye.
Bir insanı öldürebilirim EVET.

Önce aklıma öldüre(bile)ceğim! insanı getirmeye çalıştım. Ellerim öldüreceğim kurbanımın boğazında, niyeyse onu boğarak öldürmeyi düşündüm. sonra ellerime baktım, içim bulandı. Midem belki de kalbim bu düşünceleri kusmak istedi, sonra tüylerim diken diken oldu, içim acıdı.
Çok şükür rabbim merhamet vermiş. Ve o merhamet ne olursa olsun hayal bile olsa birini öldüremeyeceğim kanısını dilimle ve "kalbimle" tasdik etmemi sağladı.

Şükürler olsun sana rabbim, milyonlarca kez şükürler olsun.

Sen merhameti alma gönüllerimizden, merhametsiz bırakma gönüllerimizi. İnsan merhametiyle vardır zaten değil mi? İnsan olmanın gereğidir merhamet. Yoksa insan insan olarak kalabilir mi?
Hayır, elbette kalamaz.

Kalbim(n)izden merhamet hiç eksik olmasın inşaAllah.

Rabbim sana şükür,sonsuz şükür olsun.


Elhamdülillah...

Hiç Böyle NAMAZ kıldınız mı?


Hiç Böyle NAMAZ Kıldınız mı?

Şüphesiz ‘NAMAZ’ dinimizin direği ve Rabbimizin huzurunda olduğumuz ‘an’, Peki Namazımızı Rabbimize layık bir şekilde mi eda ediyoruz? Yani huşû ile namazımızı kılabiliyormuyuz? Eğer bu soruların cevabı hayır ise yada Rabbimize layık daha da güzel bir NAMAZ kılmak için lütfen bu yazımızdaki maddeleri o ‘an’da uygulayın ve bundan önceki kıldığınız namazlar ile bu son namazınızı bir kıyaslayın.

Ama önce huşû kavramını ve ayetler ile nasıl Rabbimize layık bir namaz kılabiliriz onları dile getirelim. Huşû kelimesi; tevazu, alçak gönüllülük, Hakk’a boyun eğmek, korku ve sevgiden meydana gelen edebli bir hal anlamlarına gelmektedir.

ALLAH’ın (c.c) sonsuz güç ve kudret sahibi olduğunu bilen bir insan, O’nun her şeyden haberdar olduğunu bilir. Her nerede olursa olsun Rabbına karşı derinden saygı duyar. İşte huşu, bu derin anlayışın bir sonucudur.

Yüce Rabbimiz ALLAH, Kuran-ı Kerim’de namazın sadece şekilden ibaret olmadığı ve onun ruhunun kavranması gerektiği belirtilirken:
‘Onlar ki, namazlarında derin saygı içindedirler.’ (Mü’minûn Sûresi, 2) demiştir.

Yine Yüce ve Aziz olan Rabbimiz, bizlere namazın manevi boyutuna inmeyerek, yani O’nu görmüyormuş gibi namaz kılanlar, gösteriş ve desinler diye namaz kılanlar ile kıldığı namazı O’na layık olarak kılmaya çalışmayanlar için ‘Yazıklar olsun o namaz kılanlara ki, onlar namazlarını ciddiye almazlar.’ (Maûn Sûresi, 4-5) buyurmuşlardır.

Peki kıldığımız namazlarda nasıl huşû ile kılabiliriz? Bu sorunun cevabı tıpkı 5 vakit namaz gibi aşağıdaki 5 maddede saklı! Tabi bu 5 maddeyi uygulamadan hem maddi hemde manevi namazın tüm şartlarını yerine getirdiğinizi varsayıyorum.

Kuşkusuz kıldığımız namazlarda şeytan bize her türlü vesveseyi vermek için çalışır ve kıldığımız namazlarda hiç bir şekilde sevap kazanmadan ibadetimizi engellemeye çalışır. Bu nedenden dolayı namazdan önce:

1- Bu engeli kaldırmak için ihlas-felak-nas sürelerini anlamlarını düşünerek okumalıyız, hatta ayetel kürsi’yide okumakta fayda vardır. Çünkü bu 3 sure bizleri şeytandan koruyan surelerdir. Kişinin ihtiyacına göre 2 veya 3 defa okunmalıdır.

2- ALLAH’ın verdiği nimetler karşısında, kendi hata, kusur ve günahlarımızı hatırlamak. Bugüne kadar yapmış olduğumuz günahları düşünürsek hesap günü geldiğinde göreceğimiz muameleyi anlarız.

3- ve en önemlisi Namaza başlamadan önce (yani tekbir almadan önce) ölümü hatırlayıp, son namazımız gibi kılmalıyız. Yani artık ölüm meleği Azrail(a.s) gelmiş arkamızda bizim son namazımızı kılmamızı beklediğini düşünün!!!

4- ALLAH’a onu gözlerin ile görüyormuşsun gibi ibadet et! Eğer bunu yapamıyorsan en azından şunu bilki O, seni görmektedir!

5- Elimizden geldiğince okuduğumuz surelerin anlamlarını bilerek kalpten okumak. En önemliside Fatiha Suresi’ni anlamını bilerek kalpten okumak! Çünkü denilir ki:’Kalpten çıkan söz, kalbe girer ama dilden çıkan söz kulağı aşmaz.’

Şimdi gelin hadi bu 5 maddeyi uygulayarak namazımızı eda edin ve hiç böyle namaz kılmadığınızı görün...

Herşeyin en doğrusunu şüphesiz ALLAH bilir, Rabbim yâr ve yardımcımız olsun!

Amin...

DUA ve YAKARIŞdaki güç


Dua ve Yakarıştaki Güç

Geceler, o tertemiz siyah örtüsüyle bütün bir varlığı sarınca, bir kısım karanlık ruhlar kendilerini her şeyden kopmuş, yalnız ve garip hissederler. Oysa ki, en karanlık anlarda, en tenha yerlerde, en kimsesiz çöllerde dahi O, hep bizimle beraberdir. O gariplerin enîsi , kimsesizlerin kimsesi ve çaresizlerin çaresidir.
Kırık gönüllerin inkisârını bilen, onulmaz dertlere derman gönderen, ikliminden gelen esintilerle ruhlarımızdaki yalnızlık ve vahşetleri silen yalnız O'dur. O'na yönelen, açılacak bir kapıya yönelmiş olur; O'na yalvaran matlûbuna ermiş sayılır.
Eserlerinde O'nu bilip, vicdanında O'nu duyup tanıyanların, bilip öğrenecekleri başka şey kalmamıştır. O'nun marifetine erenlerin dimağında bilgi parçaları, elmas sütunlar üzerinde fîrûze kubbeler haline gelir. O'nu tanımayan ruhlarda ilimler evhâma inkılâp eder; ilimlere mevzû teşkil eden varlık ise cansız cenazelere dönüşür.
O'na inancın aydınlık ikliminde bütün varlık bir baştan bir başa alabildiğine netleşir; eşyâ ve hâdiseler üzerindeki duygu ve düşünceler durulardan duru hâle gelir ve her şey akar O'na ulaşır. Bu saf duygu ve düşünceler ile, O'na yaklaşıp, O'na yalvarıp yakarmasını bilenler insanların en talilileridir.
Bunu böyle bilerek, dağ-bayır, çöl-şehir, gece-gündüz yalnızlığını hissettiğin vakitlerde, kalk bütün benliğinle O'na yönel; kalbinin kapılarını O'na aç, büyük-küçük acı ve ızdıraplarını, arzu ve isteklerini bir bir O'na şerhet! Acılarının dindiğini, ızdıraplarının, yerlerini huzurlara, itminanlara bıraktıklarını duyacak ve ruhunun dörtbir yandan iltifât esintileriyle sarıldığını hissedeceksin.
Belki, sen O'nu, cismaniyete ait kıstaslar içinde hiçbir zaman görüp duyamayacaksın. Ama O, her lâhza binbir emâre ve işaretlerle varlığını senin vicdanına duyuracak, yakınlığını sana hissettirecek ve yer yer gönlünün dudaklarını tebessümlerle süsleyecektir.
Geceler bu vâridâta açık yamaçlar gibidir. Kalbini Hakk tecellîleri karşısında pırıl pırıl bir ayna haline getiren hakikate uyanmış ruhlar, gecenin gelişiyle seccadelerinde pusuya yatar ve tecellî avına çıkarlar. Sen de yapayalnız kaldığın zamanlarda gecenin yamaçlarını kolla! Oraların Dost'a halvet yeri ve gurbet dakikaları da halvet zamanı olduğunu bil; bütün hissiyatınla O'nun huzuruna gir ve kalbinin sırlarını bir bir O'na say, dök! Dertlerini sadece O'na aç; O'nun huzurunda inle ve başını O'na giden yollarda ilk eşik sayılan secdegâha koy ve bekle..! Gönül dünyâna doğru içiçe kapıların açıldığını duyacak, O'nun varlığının ışıkları altında eridiğini hissedecek ve deryâya düşen bir damla gibi kendi hesabına kaybolup gidecek, sonra da hesaplar üstü bir kuşakta okyanusların dev dalgaları ile bütünleşeceksin...
Senin varlığın içinde bir iç, için içinde ayrı bir iç ve iç içe içler seni, sürekli, daha derinliklere, daha genişliklere ve daha zirvelere doğru çekip götürecek. Bu iç içe derinliklere yelken açabildiğin ölçüde, kendini ötelerin en baş döndürücü bâkir iklimlerinde, Cennet'in o sonsuza açık yamaçlarında tenezzühe çıkmış gibi duyacak ve her yeni adımda Allah'a yaklaşmanın ayrı bir lütfunu göreceksin.
Dıştan başka bir şey görmeyip, içindeki büyüklüklere, ihtişamlara, derinliklere ulaşamayan ruhlar, sürekli karanlıklar içinde bocalar durur ve bir türlü hasretlerden, buhranlardan kurtulamazlar.
Keşke onlar da, pırıl pırıl bu semâlar kadar derin, cihanlar kadar geniş, kendi mahiyetlerindeki derinlikleri sezebilselerdi..! Keşke onlar da, gerçek insanlar gibi içlerindeki aydınlığa açık noktaları keşfedip vicdanın dümdüz yollarında, Yüce Yaratıcı'nın gönül gözlerine saldığı ışıklarla o âlemlere ait sırları avlayabilselerdi.
Birer nüve halinde, içlerindeki bu aydınlık yolları bulamayanlara, bir ömür boyu en yüksek hakikatten habersiz yaşayanlara ve maddî mesâfelere takılıp kalarak, sonsuzluk mesâfelerini sezemeyenlere bilmem ki, acısak mı; üzülsek mi; yoksa, gözlerinin açılması için duâ duâ yalvarsak mı..?

Garipliklere bak!?



Garipliklere Bak!?

Camiye bağışlamamız gerektiğinde bir 20 YTL gözümüze ne kadar büyük gözüküyor. Alışverişe giderken aynı 20YTL ne kadar da küçük geliyor gözümüze. GARİP DEĞİLMİ?
Allah yolunda bir saat çalışmak ne kadar uzun bir vakit olarak gözüküyor gözümüze. Balık tutma, futbol veya TV de dizi izlemek için harcamaya kalktığımızda, aynı vakit nasılsa kısa geliyor bize. GARİP DEĞİL Mİ?
Bir cüz Kuran okumak için ne kadar emek sarfediyoruz. Çok satan bir romanın ikiyüz sayfasını okumak ise, bizim için ne kadar kolay. GARİP DEĞİL Mİ?
Kuranın dediklerini sıkı sıkıya sorgularken, gazetelerin yazdığına nasılsa hemencecik inanıyoruz. GARİP DEĞİL Mİ?
Namaz kılarken okuyacağımız ayetleri şaşırabiliyoruz da, bir arkadaşımızla konuşurken bülbül gibi şakıyoruz. GARİP DEĞİL Mİ?
İslami bir faaliyete vakit ayarlamak ne kadar da zor oluyor. Başka bir sosyal etkinliğe ise vakit bulmak ne kadar da kolay oluyor. GARİP DEĞİL Mİ?
Bir iki Kuran ayetini ezberlemek için nasılda uzun bir zaman ve çaba gerekiyor. Bir şarkı ezberlemeyi ise az zamanda nasıl kolay başarıyoruz. GARİP DEĞİL Mİ?
Bir rahibe baştan ayağa örtündüğünde kendisini Allah yoluna adamış biri diye saygı görür. Tesettürlü bir Müslüman hanımı gördüklerinde ise aynı insanlar onun baskı altında olduğunu düşünürler. GARİP DEĞİL Mİ?
Bir batılı kadın dışarıda çalışmak yerine evini tercih ettiğinde, çocukları ve evi için kendinden fedakarlık eden biri olarak saygı görür. Ama aynısını bir Müslüman hanım yaptığında, böyle yapmakla özgürlüğünü kısıtladığı düşünülür. GARİP DEĞİL Mİ?
Bir çocuk herhangi bir konuda ciddi bir yoğunlaşma gösterdiğinde, bu çocukta iyi bir potansiyel var denilir. İslami konularda bilgi edinmeye çok mereklı bir çocuğa ise problemli nazarıyla bakılır. GARİP DEĞİL Mİ?
Bir Yahudi sakal bıraktığında inancının gereği olarak böyle yaptığı düşünülür. Aynısını yapan bir Müslüman ise; FANATİK, AŞIRI UÇ, YOBAZ muamelesi görür.GARİP DEĞİL Mİ?
Bir hristiyan militanı birini öldürürse, işlediği cinayeti ile mensup olduğu din arasında bir ilinti kurulmaz. Ama bir Müslüman bir suç işlediğinde, O kişiden önce dini sanık sandalyesine oturtulur. GARİP DEĞİL Mİ?
Ve bütün bunlara rağmen, İslamiyet yeryüzünde en hızlı yayılan dindir. GARİP DEĞİL Mİ???

Sizce de GARİP DEĞİL Mİ ?

ASLINDA DEĞİL.KABAHAT ZİHNİYETİMİZDE. ZİHNİYETLERİN SÜRATLE DEĞİŞMESİ GEREKMEKTEDİR.

Ergün Demir

Haftanın Sözü :"Bir yerde bozulmuşsa ahlâk, Mazlumun kanına girilir mutlak."

Sana Geldim...



sana geldim ey namaz
yüzüm tutmuyor seni terki dile getirmeye
seccede yüzüm olurmusun ey namaz
bak, beden kirinden arınmış
bükülmez denilen bel rükü naralarında
seni terk eden halim yine senin haline bürünmüş
edebine boyarmısın beni ey namaz
sabahım olurmusun
her tekbir bir tövbe misali
girizgaha niyet misali cennete hazırlığım olurmusun

sana geldim ey namaz
yüzüm tutmuyor nefsi sana tercih ettiğimi soylemeye
beni günahıma tercih edermisin ey namaz
günün bölünmüşlüğünde seni düşünmedim
dünya ile hal olup keyfin haline girdim
gün ortasında beni toplayan hal olurmusun
günün gelişmesinde sükunete gelişim olurmusun ey namaz

sana geldim ey namaz
yüzüm tutmuyor hadisi unuttum demeye
"kim sabah ve ikindi namazını kılarsa cennete girer"
dilim varmıyor seni kazalarda terk ettim demeye
sana geldim ey namaz nefsi kazalarıma
yaramı sarar yardımım olurmusun
bak, toprağa gelmeye idzlerim secdende
dilim varmıyor kibrimi soylemeye
kibrimi yakan kibritim olurmusun
her yanış bir yıkanış misali
cennete hazırlığım olurmusun ey namaz

ışığına yandığım güneş gitmek üzere
yıldızlar keşfe çıkacakmış sanki
aldandım güneşlerin ışığına yıldızların nazına
akşamları karanlığıma nur olurmusun ey namaz
sustu alem, bir ezan gökkubbede
kıyamet mi kopacak koşturmada bedenler
farzına yetişeceğim en güzel telaşım olurmusun
sana geldim ey namaz
akşamıma nur olurmusun

ayın her hali seni anlatır
etrafında yıldızlar saf tutmakta
aşıklar seni seyre dalmakta
bedenler kıyamda ruhlar gökkubbede sohbette
rahman ve rahime götürenim olurmusun ey namaz
sana geldim geldim ey namaz
beş vakitte birliğimi O'NA götürürmüsün

Senai DEMİRCİ

Kur'ân, Hakkını Vererek Okunmalı


Kur'ân, Hakkını Vererek Okunmalı

Fethullah Gülen
12.06.2008

Namazlarda okuduğumuz sûrelerin telaffuzunu yapamıyoruz, çoğu zamanda da çabuk okuma durumu oluyor. Bu telaffuz edememe belki mânâya da tesir ediyor. O zaman namazımızın durumu ne olur?

Her mü'minin, Kur'ân-ı Kerim'den Fatiha'yla beraber en az iki kısa sûreyi doğru olarak okuyup öğrenmesi farzdır. As­lın­da bir insan en fazla bir gün içinde, Fatiha, Kevser ve İhlâs sûrelerini doğru bir şekilde rahatlıkla öğrenebilir. Bu sebeple namazları doğru kılmak için en azından bu üç sûrenin öğrenilmesi bir esastır.
Kur'ân okurken kelimelerin yanlış telaffuz edilmesi doğru değildir. İnsan, doğru öğrendiği hâlde sürç-i lisan veya hata ile yanlış okuyabilir. Allah bundan dolayı —inşâallah— onu muaheze etmez. Ancak kişinin doğru okuması biraz gayretle mümkünken, bu işe fazla önem vermeyip lâkayt ve laubali kalması, Kur'ân-ı Kerim'e karşı bir saygısızlık sayılır. Mü'min, Allah'ın kelâmı olan Kur'ân'ı, en saygılı bir eda ile, saygı dolu bir hisle, en saygılı nağmelerle ve en saygılı olduğu bir ruh hâleti içinde eda etmeye çalışmalıdır.
Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), "Kur'ân okuyan bir insan, Allah ile konuştuğunu söylese ve yemin etse yemininde hânis olmaz." buyurmaktadır. Kur'ân okurken Allah ile konuştuğunun şuurunda olan bir insan, mutlaka kendine çeki-düzen verecektir. İnsanın, komutanının karşısında emir tekrarı yapıyor gibi kelimesi kelimesine ve her kelimenin ruhî seviyesine göre üzerine basa basa, onlardan zevk duya duya ve o kelimeleri âdeta içiyor gibi okuması, Kur'ân'a ve Sahib-i Kur'ân'a karşı saygısının ifadesidir.
Kur'ân kıraatinde eksikleri olan bir mü'min, fırsatları değerlendirmeli, bir bilenin huzurunda Kur'ân'ı doğru telaffuz edebilecek şekilde öğrenmeli ve namazlarını çok Kur'ân okuyarak eda etmelidir.
Bir iki asırdan beri maalesef Türk milleti Kur'ân okumamakta ve aynı zamanda Kur'ân'ı da bilmemektedir. Bunu söylerken bazı hafızların belli münasebetlerle gırtlak çatlatarak okudukları Kur'ân'a, hususiyle okudukları Kur'ân'da hakk-ı temettü arayan ses sanatkârlarının okuduklarına Kur'ân demediğim için, milletimiz Kur'ân okumuyor diyorum.
Evet, Kur'ân, Allah kelâmı olarak okunmalıdır. Mevlâna İkbal şöyle demektedir: Ben sık sık Kur'ân okurdum. Buna rağmen babam her defasında bana "Oğlum, Kur'ân oku!" derdi. Bir gün canıma tak etti ve babama, "Baba, ben hiç elimden bırakmıyorum ki bu mübarek kelâmı." dedim. Bunun üzerine babam bana şöyle dedi: "Oğlum, Allah'ın şerefli elçisi Hz. Muhammed'e indirdiği Kur'ân'ı, Hz. Muhammed'e inmiş bir Kur'ân olarak okuma! Kur'ân'ı, doğrudan doğruya Mütekellim-i Ezelî'den dinliyor gibi oku! Yani Sana söylediği şeyleri, emri tekrar ediyor mahiyetinde dön Allah'a karşı tekrar et ve öyle oku!"
İşte bu mânâda Türk insanı Kur'ân okumamaktadır. Şimdi­lerde bir mânâda hecelenen ve gittikçe de büyüyen, gelişen, kemmî gelişmesine muhâzî (paralel) olarak, keyfiyet açısından da ona daha derince yaklaşan, dahası onu okurken gözleri yaşaran, yüreği ürperen kutlu bir nesil, bizler gibi kadirbilmezlerin yerini alıp ona sahip çıkacağına ümidim tamdır.
Bunu dün de söyledim, bugün de söylüyorum.. ve bir gün gerçekleri anlatacak vaizi bulduğum zaman, dizinin dibine oturup, hakikatleri ondan dinleyeceğime defaatle sizin huzurunuzda söz verdim. Öylelerini bulacağımız ana kadar da siz, ben ve emsalim nâdânları dinlemeye mahkûmsunuz; ihtimal daha bir süre bu böyle devam edecek.
Bir kere daha arz etmeliyim ki, Kur'ân, dikkatle muhtevasına inilerek ve Allah kelâmı olduğu şuuruyla, tadı dudağımızda bir burukluk, içimizde bir ürperti hâsıl edecek şekilde okunmalıdır. Muhbir-i Sadık, "Kur'ân hüzünle inmiştir, onu hüzünle okuyun." buyurmaktadır.
Kur'ân, dertli insanın veya çölde yalnız yürüyen sahipsiz birinin, Rabbine teveccüh ve O'na iç dökmesinin nağmeleridir. Dertli gönüllere enîs (dost) olsun diye gönderilen bu kitap, hüzünle inmiştir ve onu hüzünle okumak gerekir. Ne var ki, bu da vicdanların duymasına vâbeste bir hâldir. Ölmüş gönüllerin bundan anlayacağı bir mânâ yoktur. Allah Resûlü bu hakikati bir kadem daha ileriye götürerek şöyle buyururlar: "Kur'ân okurken ağlayın. Ağlayamıyorsanız, kendinizi ağlamaya zorlayın." Belki bir gün hakikaten ağlayacaksınız.
Rabbim, Kur'ân'a karşı sinelerimizi saygıyla mamur kılsın.
Amin...

fark etmeli insan!..



Farkı fark etmeli, fark ettiğini de fark ettirmemeli bazen...

Bir damlacık sudan nasıl yaratıldığını fark etmeli.
Anne karnına sığarken dünyaya neden sığmadığını ve en sonunda bir metre karelik yere nasıl sığmak zorunda kalacağını fark etmeli.
Şu çok geniş görünen dünyanın, ahirete nispetle anne karnı gibi olduğunu fark etmeli.
Henüz bebekken 'Dünya benim!' dercesine avuçlarının sımsıkı k apalı olduğunu,ölürken de aynı avuçların 'her şeyi bırakıp gidiyorum işte!' dercesine apaçık kaldığını fark etmeli.
Ve kefenin cebinin bulunmadığını fark etmeli.
Baskın yeteneğini fark etmeli sonra.
Azraillin her an sürpriz yapabileceğini,nasıl yaşarsa öyle öleceğini fark etmeli insan
Hayvanl arın yolda , kaldırımda , çöplükte ama kendisinin güzel hazırlanmış mükellef bir sofrada yemek yediğini fark etmeli.
Yaratılmışların en güzeli oldu ğunu fark etmeli ve ona göre yaşamalı.
Gülün hemen dibindeki dikeni dikenin hemen yanı başındaki gülü fark etmeli.
Evinde kedi,köpek beslediği halde çocuk sahibi olmaktan korkmanın mantıksızlığını fark etmeli.
Eşine 'seni çok seviyorum!' demenin mutluluk yolundaki müthiş gücünü fark etmeli.
Dolabında asılı 25 gömleğinin sadece üçünü giydiğini ama arka sokaktaki komşusunun o beğenilmeyen gömleklere muhtaç olduğunu fark etmeli.
Zenginliğin ve bereketin sofradayken önünde biriken ekmek kırıntılarını yemekte gizlendiğini fark etmeli.
Annesinden doğarken tertemiz teslim aldığı gırtlağını ve aşırı beslenme yüzünden sarkan göbeğini fark etmeli, fark etmeliyiz çok geç olmadan.....
Ömür dediğin üç gündür,dün geldi geçti yarın meçhuldür... O halde ömür dediğin bir gündür,o da bugündür....


(Can Yücel)

5 YASINDAKI BIR KIZ COCUGUNUN RAMAZAN GUNLUGU...

Ramazan 1: Bu gün evde bir acaiplik var.Herkes sessizce işine okuluna gidiyor.Annem 'Zeynep hadi sana kahvaltı hazırlayalım' dedi.Kimse yemek yemiyor, su içmiyor.Ablam bile!

Ramazan 5: Önce diyet yaptıklarını sanmıştım.İzledim hepsini.Akşama doğru hepsi sessizleşiyor.Sofrayı hazırlayıp ezanı bekliyorlar.Onları böyle seyretmek, öyle hoş ki.Başka zaman, susmak bilmeyen ablamın bu hali içten içe güldürüyor beni.Ama gülmeye cesaretim yok.

Ramazan 9: 'Niye böyle yapıyorlar?' Ablama sordum, 'Büyüyünce anlarsın..' dedi.Zaten başka ne der ki! Anneme sordum, Ramazan dedi.Babama sordum, Oruç dedi.

Ramazan 11: Bu Ramazan ve Oruç isimli iki kişi, bizimkilere yeme-içme yasağı koymuş demek.Arkadaşım Fatıma'ya sordum.Onun ailesine gündüzleri yemek yemiyor su içmiyormuş.

Ramazan 14: Kaşık çatal sesleri, konuşmalar duydum.Uyandım.Babama haber vermeye koştum, yatağında yok!Çaresiz, huysuz ablamın odasına koştum.O da yok!Korkmadım, Ben bu hırsızların hakkından gelirim!' dedim.Aldım elime paspasın sapını, aniden açtım mutfak kapısını.Sopamı havaya kaldırdım öylece kaldım oracıkta.Bizimkiler yemek yiyorlar!Vay uyanıklar.Gündüz Oruç ile Ramazan'dan korkup gece yiyorlar.Birde üstüme gülüyorlar! Korkaklar.

Ramazan 17: Önceleri, Oruç ile Ramazan'ı bulup şikayet etmeyi düşündüm.Fakat ablamın yemek yemedikçe pamuk gibi yumuşadığını fark ettim. Babam ile Annem de artık tartışmıyorlar.O zaman devam.Belli ki Oruç ve Ramazan iyi kalpli iki amca.

Ramazan 19: Her gün bize beyaz başörtülü teyzeler geliyor.Oturup birlikte Kur'an okuyorlar.Her zaman ki gibi mobilyadan, gelinden, kaynanadan, konuşmuyorlar.Ellerini açıp herkese dua ediyorlar.Sevim teyze de başını örtmüş.Çok da yakışmış :)

Ramazan 22: Her şey aynen devam ediyor.Televizyonlar bile uslu uslu konuşuyor.Hepsi akşam ezan okuyor.İftar iftar deyip bütün şehir birden yemeğe başlıyor. Ne hoş.

Ramazan 24: Oruç'u merak ediyorum.Geçen gün Ayşe teyzem Annemle konuşuyorlardı.Şöyle şöyle yaparsam Oruç bozulur mu?Yok böyle olursa Oruç kaçar mı?Demek ki Oruç, çok duygulu birisi.İnsanlar kötü bir şey yapınca bozuluyor.Kötülüğü gördüğü yerden

Ramazan 25: Bu günlerde herkes Kadir gecesinden bahsediyor.Şimdiye kadar gecesi olan bir adam göremedim.Bu Kadir de kim?Bin aydan hayırlı gecesi varmış.O gece uyumamak, namaz kılmak, Kur'an okumak önemliymiş.

Ramazan 26: İftarı çok sevdim.Akşam yemek yemeye İftar diyorlar.Gece yemek yemenin adı da Sahur.İftar sonrası eğlenceler oluyor.Babam camilere götürüyor bizi.Herkes sokaklarda, camide, neşe içinde.

Ramazan 28: Merak içinde beklerken uyuyakaldım.Kadir, gecesiyle beraber gelmiş gitmiş.Ben göremedim.Anlayamıyorum.Bu yüzden ağabeyimi çok özlüyorum.Ablama soru sormaya kalksam, bana doya doya gülüyor.Sonra da arkadaşlarına anlatıyor, birlikte gülüyorlar.Sinir oluyorum. Abim uzak bir şehirde üniversitede okuyor.'Abim ne zaman geliyor?' diye aneme soruyorum.'Bayram gelsin, o da gelecek' diyor.Oruç, Ramazan, gece gelen Kadir'den sonra şimdide Bayram!..Soramıyorum 'Bayram kim?' diye.Neden o gelmeden abim gelemiyor?Belki de abimin arkadaşıdır.Çok özledim abimi.Bayram'ı da alsın gelsin tanışalım.

Ramazan 29: ArefeSonunda bir hanım ismi duydum.Arife diyemiyorlar mı ne?Arefe diyorlar.Niye Arefe?'Arife' olması gerekmiyor mu?Yengemin adı gibi yani...'Arefe geliyor, daha temizliği bitirmedik.' diyor Annem.Demek ki Arife teyze çok titiz. İyice telaşlandılar.Bir Bayram diyorlar, bir Arefe, harıl harıl çalışıyorlar.Temizlik yapılıyor.Yemekler hazırlanıyor.Anneme 'Bayram ne zaman gelecek?' dedim, 'Arefe'den sonra' dedi.Demek ki Bayram ile Arefe evli değil.Akraba da değil. Kafam karma karışık.Salih abim bi gelse de her şeyi bana anlatsa.

Ve Bayram geldi. Sabah kalktığımda, herkesi kahvaltıda yakaladım!.Oruç öldü heralde diye düşündüm. Abim gece gelmiş. Sevinçten haykırdım. Çok özlemişiz birbirimizi. Bütün olanı biteni bir güzel anlattım Abime. Yüzüme bakarken, bana tebessüm ettiğini gördüm.Ablama sormamakla ne iyi ettiğimi anladım.Abimin tebessüm ettiği yerde, Ablam kahkaha atar.Abime küser gibi yaptım, hemen gönlümü aldı.Bana her şeyi baştan anlattı, bu sefer de ben gülmeye başladım.

*** Abimden söz aldım.Kimseye anlatmayacak, konuştuklarımızı yazmak için izin istedi.Ben de verdim..Ramazan günlüğü işte böyle ortaya çıktı.Abim buna bir de isim buldu: 5 Yaş Sendromu.Sendromu anlamadım.Ama olsun, Abime güveniyorum.Gerçi Ablam'a göre 4 yaşındayım.Annem 5 yaşında olduğumu söylüyor.Babam daha 4 yaşından gün almadı diyor.Abim bu konu beni aşar diyor.

Bayramı çok sevdim.Ama Ablam tekrar o sinirli haline dönecek diye, Ramazanın gidişine çok üzüldüm.
Bizim için her gün Ramazan olsa!.. Ne iyi olur..

Manevi Heyecana Devam! Vira Bismillah...


Selamunaleyküm efendim.
Hem bir hatırlatma,
Hem bir site tavsiyesidir bu yazı.
Hatırlatma resimde saklı :)) resme "Tık"layıveren bakem :)
Site de bu yazı da saklı, bir "tık" da buraya : http://www.siyahnur.com/
Selam ve DUA ile...

...

:)



içindeki çocuğun ve dışındaki çocukların elinden tut bayramda.. masumiyetini düştüğü yerden kaldırır bayramda.

unuttuğun yakınlıkların elinden tutup kalbinin evine götür bayramda.

boncuk boncuk sevinçlerini dağıldığı yerden toplayıp gönlüne kolye eyle bayramda..

Senai DEMİRCİ


* Bayramınız kutlu ve mutlu olsun *

:)

Kucak dolusu sevgiler ve selamlar ..

:)

Dilekçe...

'Birkaç yıl önce, bağlı bulunduğumuz Genel Müdürlük; Dört arkadaşımla birlikte, beni bir ilimizde, memur statüsünde işçi almak üzere görevlendirmişti. Sözünü ettiğim ilde on personel alacaktık ve bunlar ilmüdürlüğü bünyesinde görevlendirilecekti.
Biz beş arkadaş birleşerek, sözünü ettiğim ile gittik. Önceden ayrılan bir misafirhaneye indik. İle gelişimizi kimsenin duymasını istemiyorduk. Beşimizin de kanaati oydu ki, hak edeni kazandıralım, siyasi ve diğer baskılara boyun eğmeyelim. Biliyorduk ki, katılım yoğun olacak ve herkes bir referansla bizi rahatsız edecekti, çünkü Türkiye'nin gerçeği buydu.
Bunun için çok dikkatli davranıyorduk. İle ikindi vakti gittik. İkindi namazını kılmak için tarihi bir cami olup olmadığını sorduk. Biliyorduk ki bu ilimiz cami bakımından biraz fakirdi.Tarihi bir cami olduğunu söylediler. Beş arkadaş, arabamıza atlayarak oraya gittik. Kimse bizi tanımıyor, zaten cami de şehrin biraz dışında. İkindi namazı kılınmış, caminin avlusu boş. Beşimiz de şadırvana oturarak abdest almaya başladık. Ayakkabılarımı çıkarıp çoraplarımı da sıyırmaya başlamıştım ki, ayaklarımın önüne bir takunya kondu.Bu takunyaları önüme kim bıraktı diyebaşımı kaldırınca, yüzüme tebessümle bakan, yirmibeş yaşlarında bir gençle karşılaştım:

'Ben buraları bilirim, siz yabancıya benziyorsunuz; namaz kılana hizmet, Allah'ın rızasını kazandırır. Allah kabul etsin!' dedi.
Gencin tebessümü, davranışı bizi çok etkiledi. Sordum:
'Sen kimsin? Adın nedir?'
'Adım Bilâl. Bu mahallede oturuyorum.'
Bir an abdest almayı bırakarak, gençle ilgilenmeye başladım. 'Ne işle meşgulsün Bilâl?'
'Şimdilik işim yok. Ama inşallah yakında işe gireceğim.'
'Nasıl olacak o?' dedim.
Yüzüne huzurun ve mutluluğun tebessümünü kuşanarak:
'Üç gün sonra ......... Müdürlüğünde sınavla adam alınacak. Rabbim, oraya girmeyi nasip edecek inşallah' dedi.
Arkadaşlarım da abdest alırlarken, Bilâl'le aramızda geçen bu diyaloğa kulak vermişlerdi.
'Peki Bilâl, bu zamanda işe girmek zor, senin torpilin var mı? Referansın kim? İşe nasıl gireceksin?'
Bilâl'in o mütevekkil halini hiç unutamıyorum! Hepimizin üzerinde bomba tesiri oluşturacak sözü söyleyiverdi:
'Benim referansım Allah (cc)'tır; ne güzel vekildir O. Dün gece O'na dilekçemi sundum. Hiç yetimin duasını geri çevirir mi O?'
Yâ Rabbi! Ne işe tutulmuştuk! Ağlamamak için kendimi zor tutuyordum. Gözlerimin buğulandığını ona göstermemeliydim.
'Bilâl, baban yok mu?'
'Yok, ben üç yaşındayken ölmüş. Anneciğim büyüttü beni.'
Temiz bir saflık üzerindeydi. Bütün söylediklerini gönülden söylüyordu.Bu, o kadar meydanda idi ki, kalbi adeta yüzüne vurmuştu.
'Askerliğini yaptın mı?'
'Yaptım ya, hem de çavuş olarak.'
'Evli misin Bilâl?'
Bir anda gözleri yere düştü. Yine o mütevekkil hâli bütün yüzünü kaplamıştı.
'He ya, evli değil de sözlüyüm. İnşallah, işe girer girmez hemen düğünümü yapacağım!'
'Ama Bilâl, üç gün sonraki sınav için o kadar kesin konuşuyorsun ki, sanki kazanmış gibisin!'
Gözlerini ufka dikti, daldı, sustu ve biraz sonra:
'Ben Rabbimi seviyorum, inanıyorum ki O da beni seviyor. Seven sevene yardım etmez mi?'
Ona söyleyecek lâf bulamıyordum. Allah, bizi kocaman kocaman(!) müdürleri, Bilâl kuluna hizmet etmek için oraya göndermişti, adeta. Kim müdür, kim garibandı? Bilâl dilekçesini büyük makama verince, melekler harekete geçtiler, daireler, müdürler harekete geçtiler ve hep birlikte ona koşmaya başladılar; çünkü emir büyük makamdandı. Allah'a malik olan insanın mahrumiyeti söz konusu olabilir miydi? Sormaya devam ettim:
'Bari Bilâl, evlenecek kız nasıl bulabildin? Bu zamanda hem yetim, hem de işsize kim kız verir ki?'
Başını salladı ve 'doğru' diyerek ekledi:
'Zor nişanlandım ya. Allah razı olsun, kayınpederim olacak olan insan, 'Sözde Müslüman' değil, hakiki mü'min.
'Bu zamanda namazında-niyazında damat nerde bulunur, hem rızkı veren Allah'tır' dedi ve kızını bana verdi. Rabbim rızkımızı verecek inşallah.'
Bilâl lise mezunuydu. Üçyüz kişinin katıldığı yazılı sınavı başarıyla geçti. Ve bizler, önümüze sunulan -Bakanlık dahil- tüm referansları bir kenara koyarak, Bilâl'in referansını en öne koyduk. Mülakât gününe kadar bizi göremedi. Mülâkata girdiğinde karşısında bizi görünce birden şaşırdı, yüzü kızardı ve gözleri yere düştü. Sessizliği bozdum:
'Bilâl, bizi tanıdın mı?'
'Evet!'
'Peki ne diyeceksin şimdi?'
Ağlamaya başladı. Çocuk gibi ağlıyordu. İster istemez bizler de ona uyduk. Sabah makamında hıçkırıklar boğazımızda düğümlenmişti. Bilâl, ellerini kaldırdı ve dua etmeye başladı:
'Ey Rabbim, ben niyazımı Sana sunmuştum. Hâlimi Sana açmıştım. Şimdi burdaki müdürlerime karşı mahcubum. Ey Allah'ım, ben Sen'den başkasından istememeyi istedim, Sen'den, yine de öyleyim.'
Sessizlik odayı doldurmuştu.
'Ne olur bana izin verin çıkayım' dedi.
'Peki Bilâl' dedik, 'Güle güle, Allah işini, aşını, eşini mübârek kılsın!'
Allah'tan isteyenler muratlarına erdiler de gayrısından isteyenler helâk oldular. Allah dilerse bütün dünyayı Bilâllere hizmetçi yapar. Bilâl yüreğine ve saflığına ulaşmak gerek.'

dökülen süt...

Çalıştığı sahada önemli buluşları olan bir araştırma görevlisi idi. Kendisiyle mülakat yapan gazeteci "sıradan bir bilimci değil de, böyle buluşlarına buluş katan bir bilim adamı olmasının sırrını" sordu.Gülerek "ben araştırıcılığa beş yaşında başladım" dedi ve anlattı:
Annem mutfakta değildi. Kendim yapabilirim sanıp, buzdolabından süt şişesini almıştım. Ama masaya ulaşamadan şişe elimden kaydı, yere düştü, kapağı fırladı ve şişedeki bütün süt yere döküldü. Mutfak zemini tam bir süt gölüne dönmüştü.Annem mutfağa gelip de manzarayı görünce bağırmadı, beni cezalandırmadı. Ders de vermedi.
"Rasim" dedi, "ne güzel bir süt gölü yapmışsın böyle. Bu kadar büyüğünü hiç görmemiştim."
"Tamam, olan olmuş. Yerleri temizlemeden önce onunla biraz oynamak ister misin?"
Gerçekten de bu süt gölündeki oyunumu hiç unutmam. Çünkü biricikti.
Beş on dakika oynadıktan sonra annem yeniden mutfağa geldi ve "eveeet" dedi, "yavrucuğum ne zaman işleri böyle karıştırsak, nihayetinde ortalığı temizleyip toparlamamız gerekir. Şimdi söyle bakalım, neyle temizlemek istersin: süngerle mi, havluyla mı, yoksa paspasla mı?" Ben süngeri seçtim. Sonra yeri beraberce temizledik.
İşimiz bitip ortalık yine tertemiz olduktan sonra annem sandalyeye oturdu, beni kucağına aldı ve ellerimi tutup "biliyorsun başarısız bir deney yaşadık. Şimdi bu iki minik el ile süt şişesi nasıl taşınır, onu öğrenelim" dedi, süt şişesini aldı, içini suyla doldurdu, balkona çıktık ve bana onu dökmeden nasıl taşıyabileceğimi gösterdi. Şişenin boğazından, ağzındaki dudak halkasının hemen altından iki elimle kavrayınca -işte- şişeyi düşürmeden taşıyabiliyordum.
Ne güzel bir dersti...
Annemle yaşadığımız bu olay ve benzerleri, bana daha çocuk yaşta hata yapmaktan korkmamayı, çünkü yaptığımız hataların bile bize yeni birşeyler öğrenebilme fırsatı verdiğini göstermişti.Meslek hayatımda yaptığım da bundan farklı bir şey değil. Bilgilerimi kullanıp korkmadan deniyorum ve her başarısız deneyden yeni bir şeyler öğrenerek, bunlarla yeniden deniyorum.
Aslında hayatımızda da böyle olmalı, değil mi?

Sevap biriktirilebilir mi?

Ayağımızı kaydıran tuhaf bir bahanedir. Ben sizin adınıza itiraf ediyorum. “Nasılsa çokça sevabım var, ucundan kıyısından yenirse çok şey kaybetmem herhalde…” Böylece birikmiş sevaba güvenip günahın avuçlarına bırakırız kendimizi. Peki ya sevap biriktirilebilir mi? Üste üste konulabilir mi sevaplarımız? Bir şeyi biriktirmemiz için harcadığımızın kazandığımızdan az olması gerek değil mi? Bir şeyi üst üste koyabilmek için elimizde kalanın elimizden çıkandan çok olması gerek değil mi? Bir iyilik edebilmemiz için bedenimiz için yapılan harcamalar, dünyamızın ayakta durması için gerekli masraflar, bizim ürettiğimiz iyilikten çok çok fazladır. Mesela, bir an sadece bir defalık “Elhamdulillah…” diyerek nefesimizle, sesimizle ürettiğimiz şükür için, yıllar yıllar öncesinden peygamberler gönderilmiş olması, onların sözünün ve sesinin yüzyıllar içinde milyonlarca güzel insanın akıl almaz çileleriyle bize ulaştırılmış olması gerekir. Ayrıca, o andaki şükrü üretebilmemiz için bize doğduğumuz (hatta doğumumuzdan da önce) andan itibaren sayısız nimet verilmesi, sevdiklerimizle ve hatıralarımızla o an’a taşınmış olmamız gerekir. O an şükrettiğimiz şeyi tadacak zevk, duygu, dil, damak, dudak, mide, göz, koklama gibi sayısız yeteneklerimizin hazır edilmesi gerekir. Ayrıca, o şükre yetecek nefeslerimiz verilirken, güneşin tepemizde duruyor, yıldızların üzerimizde bekliyor, dünyanın altımızda dönüyor olması gerekir…. Üretim hızımız tüketim hızımızdan çok çok az… Hem sonra ne kadar kaliteli ürün ortaya çıkardığımız da şüpheli. Ne kadar sahici söyledik “Elhamdülillah”ı? Anlamına kendimizi ne kadar kattık? Hem sonra, “Elhamdülillah…”diyebilenler arasında olmakla da yeni “Elhamdülillah”lar demelere borçlandığımız ortadayken, ürettiğimiz hamdleri stokladığımızı söyleyebilir miyiz? Ürettikçe daha çok hamd ham maddesini borçlanmıyor muyuz bize hamd etmeyi öğreten ve hamd edilesi nimetler veren Tedarikçimize? Üst üste koyabilmek için sevaplarımızı elimizden kalanın elimizden çıkandan fazla olması gerekiyor? Ya gıybetle yakmışsak elimizdekileri? Ya hasetle yiyip bitirmişsek depoladıklarımızı? Ya ürettiklerimizin hepsi de defolu diye pazara sürülmemişse?Nasıl olur da sevabımıza güveniriz şu halde?

Huuu Ayşe Şule Aplaaa

Tatlı Kremalının Tatlı Anneciği bu ne güzel yazı böyle. Sobe sobe olalı böyle güzel yazı görmemiştir heralde. ellerine sağlık. Ve tecrübelerine :)

Yaa benim niye böyle yeteneklerim yok ki? Yazamıyorumm işte.
Ben bana ait yeteneği halâ bulmuş değilim :)))

Walla gugıl teyze bana o kediyi bulmadı. Bana acık ucundan kopye verseniz Ayşe Şule Hanımcığım. Omaz mıı? Çok merak ettim yaauww. Maauuuww. Bakınnız meraktan kedi sesleri çıkarmaya başladım ;))

Help me plizzzzzzz...

... şimdi sükût zamanı ...

80'ine merdiven dayamış yaşlı baba ile onu ziyarete gelen -45 yaşında ve saygın bir işi olan- oğlu salonda oturuyorlardı. Hal-hatırdan, çoluk-çocuktan, havadan-sudan sahbet ettikten sonra oğlu susmuş, ayrılmanın sinyalini vermişti.

O anda üzerinde oturdukları sedirin yanındaki pencerenin pervazına bir karga kondu. Yaşlı baba kargaya gülümserek biraz baktıktan sonra oğluna sordu:
"Bu ne oğlum?"
Oğlu şaşkın, cevapladı:
"o bir karga baba."
Yaşlı baba kargaya biraz daha baktıktan sonra yine sordu:
"Bu ne oğlum?" Oğlu daha da şaşkın, yine cevapladı:
"Baba, o bir karga"
Karga hâlâ pervazda, komik hareketlerle başını sağa sola çeviriyor, başını yan yatırıyor, havaya bakıyor, sonra başını yine onlara çeviriyordu.
Yaşlı baba üçüncü defa sordu:
"Bu ne?"
Oğlunun şaşkınlığı sabırsızlığa dönmüştü:
"O bir karga baba, üç oldu soruyorsun. Beni işitmiyor musun?"
Yaşlı baba dördüncü defa da sorunca oğlunun sabrı taştı ve sesini yükseltti:
"Baba bunu neden yapıyorsun? Tam dört defadır onun ne olduğunu soruyorsun, sana cevap veriyorum ve sen hâlâ sormaya devam ediyorsun. Sabrımı mı deniyorsun?"

Babası -yüzünde hâlâ bir gülümseme- yerinden kalktı, içeri odaya gitti ve elinde bir defterle döndü. Bu bir hâtıra defteriydi. Oturdu, sayfalarını karıştırdı ve aradığını buldu. Sevgiyle gülümseye devam ederek sayfası açık bir vaziyette defteri oğluna uzattı ve o sayfayı okumasını söyledi.

"Bugün 3 yaşındaki minik yavrumla salondaki sedirde otururken yanıbaşımızdaki pencerenin pervazına bir karga kondu. Oğlum tam 23 defa onun ne olduğunu sordu. 23 soruşunda da ona sevgiyle sarılarak, onun bir karga olduğunu söyledim. Rahatsız olmak mı? Hayır! Onun sorusunu masumca tekrar edişi içimi sevgiyle doldurdu."


"Rabbin, sadece kendisine kulluk etmenizi, ana-babanıza iyi davranmanızı kesin olarak emretti. Eğer onlardan biri, ya da her ikisi senin yanında ihtiyarlık çağına ulaşırsa, sakın onlara "öf" bile deme; onları azarlama; onlara tatlı ve güzel söz söyle." (İsra, 23)

Esma-Ül Hüsna ile tedavi...


Esma-Ül Hüsna İle Nasıl Tedavi Yapıldığına Dair Biyoloji İlminin Mucidi Dr. İbrahim Kerim Anlatıyor: Esma-ül Hüsna'nın tüm hastalıklara şifa olduğunu keşfettim. Gözümle gördüğüm, şahit olduğum bir olayı anlatayım: Bir arkadaşımın gözleri iltihaplanmış, kıpkırmızı kesilmişti. İki elini gözlerinin üstüne koyarak 'YA NUR, YA HABİR, YA VEHHAB' esma-i şeriflerini okumaya devam etti ve bir süre sonra Allah'ın lütfuyla gözleri eski haline geldi.


TEDAVİ ŞEKLİ İSE ŞÖYLEDİR: Ağrıyan yere elini koyarak Esma-ül Hüsna'yı okumaya devam etmek...


KEMİK HASTALIĞI = EL-KAVİ


DİZ HASTALIĞI = ER-RAUF


KALP HASTALIĞI = EN-NUR


KALP DAMARLARININ TIKANMASI = EL-VEHHAB


SİNİR HASTALIĞI = EL-MUĞNİ


BAŞ AĞRISI = EL-ĞANİ


GUATR = EL-CABBAR


GÖZ HASTALIĞI = EN-NUR, EL-HABİR, EL-VEHHAB


GÖZ DAMARLARININ RAHATSIZLIĞI = ER-RAUF


MİDE HASTALIĞI = ER-REZZAK


BÖBREK HASTALIĞI = EL-HAYY


BAGIRSAK HASTALIĞI = ES-SABUR


PANKREAS = EL-BARİ


ROMATİZMA = EL-MÜHEYMİN


GÖZ SİNİRLERİ = EZ-ZAHİR


TANSİYON = EL-HAFIZ


KULAK HASTALIĞI = ES-SEMİ


YAĞ BEZELERİ, ÇIBAN = EN-NAFİ


AKCİĞER HASTALIĞI = EL-CABBAR


OMURGA HASTALIĞI = EL-BEDİ


SAÇ DÖKÜLMESİ = EL-KAVİYY


KAS HASTALIĞI = ER-REZZAK


DAMAR HASTALIĞI = CELLE CELALUHU


KANSER = EL-LATİF, EL-ĞANİ, ER-RAHİM


SİNUZİT = ER-RAFİ


RAHİM HASTALIĞI = EL-HALIK


KARACİĞER RAHATSIZLIĞI = ER-REŞİD


BACAK HASTALIĞI = EL-MÜTEAL

...



Ben Ilmi Acligin icerisine koydum,
Insanlar onu Toklukta ariyorlar.

Ben Zenginligi Kanaatin icerisine koydum,
Insanlar onu Dunya malinda ariyorlar.

Ben Izzeti Serefi Kullugun icerisine koydum,
Insanlar onu Makamda, Mevkide ve Umera Kapisinda ariyorlar.

Ben Lezzeti zevki ve rahati Cennetin icerisine Koydum.
Insanlar onu Dunyada Ariyorlar.

( Kutsi Hadis)

Bir ceninin hatıra defteri...

Gözlerim yoktu, gözlerimin olmadığını bir Sen gördün. Görmüyorum. Görme isteğime bile körüm. Görmek istediğimi bilmiyorum. Gözlerim yok. Ne renklerden haberim var, ne şekilleri tahmin edebilirim.
Sen bana gözlerimi verdin. Görmek istediklerimi de Sen verdin.Görme isteğimi gördün. Ben görmek istiyor bile değilken, beni gördün. Gözümün göreceklerini gördün. Gözümü verdin, gözümün göreceklerini verdin. Işığı ve gölgeyi, her şeyi, her şekli, her rengi...
Sen gördün, Sen verdin.
Elim yoktu, Sen elimden tuttun.
Elimden tutan yok.
Tutunacak bir dal da bilmem. Ellerim yok.
Ne avucumda avunacak bir şeyim, ne elde tutmak istediğim.Yok.
Sen bana el verdin. Beni elimden tuttun. Elimden tutacak ana baba verdin. Elde edeceklerimi Sen hazır ettin. Herşey Senin 'kudret eli'ne tutundu. Ben, ellerim ve elde edeceklerim, öylece ele avuca geldi.
Sağırdım, bana Sen kulak verdin.
Bir haber yok, kötüsü bile. Sesler uzak, müzik yabancı, ahenk dargın.
İşitemiyorum. Kulaklarım yok. Bana Sen kulak verdin. Kulaklarım oldu. Dalgaların sesini işiten, mahrem fısıltılardan haberli kulaklarım oldu.
Kuru yaprağın dalından düşüşünü duyan, rüzgârın ıslığına ritim veren, yağmurun yağışına ahenk katan, her notada ruhuma yeniden üfleyen Sen'sin.
Bana kulak verdin. Herşeyi, her an işiten Sen.
Ben kulak sahibi değilken, işitmek istediklerini işittin.
Ben müzikten bilmezken, ben rüzgârın ve denizin sesini işitmezken, ben annemin sesini tanımazken, ben sağır iken, beni Sen işittin, arzularıma Sen kulak verdin, iç çekişlerimi Sen duydun.
Beni işittin, işitmek istediklerime Sen ses verdin.
Beni işitir eyledin.
Dilim dönmüyordu, Sen bana söz verdin.
Dilim dönmüyor. Sesim çıkmıyor. Dudaklarım suskun. Konuşma yok, bir hece bile. Damaklarıma hiç değmedi dilim. Her dudak arasını gül bahçesine çeviren o ince çizgi, bir tebessüm yok, tebessüm eden de yok.
Öpecek yok beni. Ve öpemem de.
Daha dudağım dudağıma değmedi. "Ağzı var dili yok" bile değilim. Dilim yok, ağzım da, damaklarım da, dudaklarım da... Lezzetleri bilmiyorum. Dilimi tuza bandırmadım daha. Damağımda şeker tadı hiç gezinmedi. Dudaklarıma pınar suyu değmedi.
Ve Sen bana damak verdin. Dudak verdin. Dil verdin. Söz verdin. Dudağıma gökten soğuk sular değdireceğine, damağıma lezzetler ihsan edeceğine, dilime şiirler dolayacağına söz verdin.
Ve söz verdin ağzıma.
Kur'ân'la Konuşan Sen.
Taşları, dağları, denizleri konuşur eyleyen
Sen dilime kelam verdin.
Söz verdin ağzıma.
Sözden anlayan dostlar verdin.
Ben tebessümden habersizken, ben gülmeyi bilmezken, bana rahmetinle Sen tebessüm ettin. İki dudak verdin, bir dil. Cümle dudakları gül eyledin. Gülücükler verdin.
Güller verdin.
Ayaklarım yoktu, beni varlığa Sen yürüttün. Çıkış yok. Yollar kapalı. Ne dağlar, ne vadiler yürünesi değil. İki ayağım çukurda, yokluk çukurunda. Adım atacak yer yok. Ayaklarım yok, güzel ayakkabılarım da. Çiçekli çoraplarım, yeni örülü patilerim kayıp. Coşkuyla koşacak kimsem yokken, ağır ağır yürüyeceğim yolları bilmezken, Sen beni bilinmez yollardan geçirdin.
Ayaklar verdin. Yokluktan varlığa yürüttün bedenimi. Hiç yoktan ayağa kaldırdın beni. Yol verdin.
Ve çiçekli çoraplar ve güzel ayakkabılar verdin. Ayaklarımı verdiğin gibi, yürünesi yolları, dağları, denizleri ve vadileri ayaklarımın altına serdin.
Gelmeye yüzüm yoktu, Sen bana yüz verdin.
Beni tanımıyordu annem babam bile.
Varlığımdan bile haberli değillerdi.
Ben de bilmiyorum var olduğumu.
Var olma arzumun bile farkında değilim. İnsan olduğumu da bilmem. "Anılmaya değer bir şey" değilim. Kimse saymıyor beni.
Adım yok, adam yerine koyulmuyorum.
Yüzüm yok. Çatık bir kaşım, gamzeli bakışlarım yok. Saçlarım, kirpiklerim yok. Kaşlarım kirli bile değil; yok. Yüzüme çamur bulaşmamış, çünkü yok. Şekilsiz, biçimsiz, kaba, belirsiz ve korkunç görünüyorum. Böyle görseydi beni annem, belki yüz vermezdi bana. Yüzüme bakamazdı.
Yüzüme bir Sen baktın. Bana Sen yüz verdin. Yokluğun kirli, çirkin maskesini yüzümden indirdin. Rahman suretini indirdin yüzüme. Annemin gözlerine değesi, "bebek yüzlü" tenler giydirdin ete kemiğe. Kirpiklerimin ucuna gamzeli bakışlar düşürdün. Ve yanaklarıma gülücükler saldın. Saçlarımı verdin, "zülf-ü yâr" olası çizgiler çizerek, kaşlarımı eğri kıldın yay gibi, bakışlarıma nur verdin ay gibi. Karşısına vurulası aşıklar koydun. Güneşi göz ucuma Sen getirdin.
Bilmezdiler oysa varlığımı.
Tanımazdılar beni.
Sen yüz vermesen, yüzümü kalplerine âşina eylemesen, yüz süremezdim annemin yüzüne.
Hayatı yitirdiğimde de, bana yeniden hayat verecek Sensin.
Bir gün toprağa yüz sürdüğümde de, tanımayacaklar yine. Yüzüme bakamayacaklar.
Varlığımı belki hesaba katmayacaklar.
Taşlara kazıyacaklar adımı en fazla.
Unutmamak için.
Ama beni hiç unutmayacaksın Sen.
Beni bilecek, beni tanıyacak, benim hatırımı Sen soracaksın.
Gözümü ve gördüklerimi gören, elimi ve elimdekileri tutan, dilimi ve dilimdekileri konuşturan, dudağıma tebessümden güller koyan, ayaklarımı yokluktan varlığa ulaştıran, var olmaya yüzüm yokken bana yüz veren Sen; çürümüş kemiklerimi, toprağa düşmüş ellerimi, karanlığa akmış gözlerimi, erimiş dudaklarımı, yokluğa kaymış ayaklarımı, işitmez olmuş kulaklarımı, yitik tebessümümü, unutulmuş yüzümü,
Verir de yine Sen verirsin elbet.
Yine, yeni, yeniden diriltirsin beni.
Ey Hayatı Veren ve Ey Hayatın Sahibi.

* http://www.zaman.com.tr/anasayfa.do sitesinden alıntı.

Cumanız mübarek olsun efendim :)

Ana Kuzusu

Cuma namazındaydık. Sağ tarafımda yaşlı bir adam, onun sağında ise tek kişilik boş yer vardı. Yaşlı adam, farza kalkarken arkaya döndü ve boşluğun gerisinde duran 14-15 yaşlarındaki gence:
- Saf'ı doldur evlat, dedi. Gel yanıma.
Çocuk, mahcup bir ifâdeyle:
- Mümkünse burada kılmak istiyorum, diye kekeledi. Oraya başkası geçebilir.
Yaşlı adam, çocuğun üzerinde bulunduğu uzun tüylü yeşil halıyı göstererek:
- Ne o dedi. Yoksa orası daha yumuşak diye mi gelmiyorsun?
Ve öfkeyle devam etti:
- Anne kuzusu, ne olacak...
Namaz bittiğinde, yaşlı adamın Cuma'sını tebrik ettim. Arkadaki genç de gelerek onun elini öptü. Adam, söylediklerine çoktan pişman olmuştu. Delikanlının nurlu yanaklarını okşarken:
- Sana 'anne kuzusu' dediğim için kusura bakma yavrum, dedi. Bir anda ağzımdan kaçtı işte...
Çocuğun gözleri dolu doluydu. Başını yere eğerken:
- Bu söylediklerinizde haklısınız efendim, dedi. Üzerinde namaz kılmak için ısrar ettiğim halı, vefât ettiğinde annemin tabutuna örtülmüştü. Orada secdeye kapandığımda, sanki beni kucaklamış gibi oluyor da...


Cüneyd Suâvi (Hayatın İçinden)

Ahireti Hatırlatan Dostlarım

Gelişinizi fark ettiğim ilk gün sizinle tanışacaktım. Fakat hayatın debdebeli akışında bu mümkün olmadı. Aynaya her baktığımda sizinle karşılaşıyordum... Fakat ciddi ve vakur tavırlarınız beni biraz ürkütmüştü. Benim dünyayı idrakim çok farklıydı.

Ben gençlik hevesatının tesiriyle bu âlemde ebedî kalacakmış gibi hayaller kuruyor ve tûl-i emel peşinde koşuyordum. Siz her hâlinizle bu dünyanın fânîliğinden, insanın bu dünyadaki ömrünün bir seyyahın ağaç gölgesinde belli bir süre dinlenmesinden ibaret olduğundan ve bu dünyadaki bütün işlerimizin öbür âlemdeki ebedî hayatı kazanmaya yönelik olması gerektiğinden bahsediyordunuz.
Bu ifadeler nefsime çok ağır gelmekte ve size kulak verdikçe eğlenceli hayatımın tadı kaçmaktaydı. Sizinle ne zaman karşılaşsam, hep aceleci tavırlar sergiler, sizden yüz çevirir ve bir türlü konuşma cesareti bulamazdım. Çünkü hakikatle yüz yüze gelmekten korkardım.

Bugün sizinle uzun uzun konuşmak istiyorum. Geçenlerde başıma gelen hiç beklemediğim bir hâdise beni konuşmaya mecbur etti.
Her zamanki gibi belediye otobüsüne binmiştim. Orta kapının hemen yanında ayakta duruyordum. Yakınımdaki koltukta oturan on üç-on dört yaşlarındaki temiz yüzlü bir talebenin "Amca, buyurun!" demesiyle kendime geldim ve arkama baktım. Ayakta duran birkaç kişi vardı ve onlar da arka taraftaydılar. Talebeyle göz göze geldik. Ayaktaydı ve oturmam için eliyle bana işaret ediyordu. Teşekkür ederek onu tekrar koltuğuna oturttum. Fakat onun bu davranışı beni derin bir düşünceye sevk etti.

Akşama kadar "Ne zaman amca oldum ki? Zaman gerçekten çok mu çabuk geçiyor da ben fark etmiyorum." gibi pek çok fikir zihnimi alt üst etti. En sonunda, "Bir çocuğun sözüne bu kadar kafa yorarsam vay hâlime!" deyip mevzuu kapattım. Aynı günün akşamı yıllardır müdavimi olduğum berbere gittim. Eski müşteri olduğum için birbirimize ismen hitap ediyorduk. Saçlarıma birkaç makas attıktan sonra, "Epeydir söylemedim; ama ağartmışsın saçları!" deyince yüzümde memnuniyetsiz bir ifade belirdi.

İşin doğrusu; bu, nefsime ağır geldi. Gözünün ucuyla yüzümün aynadaki aksini gören berber, bu sözden hoşlanmadığımı hissettiğinden olacak ki, tıraş bitene kadar gönlümü almak için epeyce dil döktü.

O akşam eve dönünce fotoğraf albümüne baştan sona kadar birkaç defa baktım. Albümde bir yaşındaki siyah-beyaz fotoğrafımdan geçen yıl gittiğimiz gezi fotoğraflarına kadar yüzlerce 'ben' ile karşılaştım. Kırk yıllık ömrümden çeşitli manzaralar ve beni bile şaşırtan değişiklikler, silkelenip kendime gelmem için yüzüme indirilmiş birer tokat gibi geldi.

Artık hayallerle yaşamak yerine, hakikatleri kabullenmek zamanıydı. Ama bu kolay olmadı. Çünkü yaşlanmak bir hakikatti ve siz bunu anlatıyordunuz; ama bu bana ağır geliyordu. Fakat zamanla çevremdekilerin davranışlarının değişmesi ve beni dünyanın câzibedâr güzelliklerine davetlerin azalması, ömür sermayemin azaldığını gösteriyordu.

Sizleri her görüşümde Hz. Ömer'in (ra) kendisine ölümü hatırlatması için para karşılığında tuttuğu adam aklıma geliyor. Adaletiyle temayüz etmiş Halife Hz. Ömer, bir gün aynanın karşısına geçip de ak saçlarını görünce, "Artık sana gerek kalmadı." diyerek tuttuğu adamı göndermiş.

Sizi zamanla sevdim. Artık, her gün bana anlattığınız hakikatlere uygun davranmaya çalışıyorum. Hayatın fânîliğini, bu dünyada hiçbir şeye mâlik olmadığımı şimdi daha iyi anlıyorum. Bana ölümü hatırlatan vesilelerden biri olarak sizleri yaratan Rabb'ime şükrediyorum.

Hoş geldiniz. Safalar getirdiniz. Her gün sizinle hasbihal etmek isterim kıymetli dostlarım:
Sizler benim ak saçlarım, âhireti hatırlatan arkadaşlarım... Başımın üstünde yeriniz var!

bir tatlı iklimin eşiğinden girdik içeriye, vira Bismillah...

Ramazan'da bire yedi yuz ve daha fazlasi var...

Her ay ozel ve guzeldir. Ancak Ramazan ayi baska. Her ayda oruc tutulursa kabul edilir. Ancak Ramazan ayi baska. Her ayda zekât verilirse makbule gecer. Ancak Ramazan ayi baska...

Evet, Ramazan ayi baskadir. Cunku diger aylardaki iyilik ve ibadetlere bire on, belki bire yuz sevap soz konusu olabilir. Ancak Ramazan ayi oyle degildir. Onda bire yedi yuz ve daha fazlasindan baslar sevaplar. Bunun icindir ki, zekâtlar da, fitreler de, diger butun iyilikler ve nafile ibadetler de bu ayda daha cok yerini bulur, diger aylardan farkli bir yardimlasma saganagi gorulur. Muminlerde uhrevî duygular bu ayda ve bugunlerde cosar, dunyanin faniligi, ahiretin bakiligi bu ayda daha cok dusunulur, daha suurlu sekilde dini hayat yasanir. Boyle kutsî gunlerde âhiret istikbalini dusunen insanlar, oraya gitmeden daha cok tedbir alir, daha fazla hazirlik yaparlar... Ta ki, varinca orasini harap gormesin, mamur bulsunlar...
Nitekim sahabeden biri Resûl-i Ekrem Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)'e gelip sorar:

- Yâ Resûlullah! Nedense olumden hep urkuyor, ahirete ciddî bir meyil duyamiyorum! der. Soyle aciklamada bulunur Allah Resûlu Efendimiz:

- Malin ve maddi imkanin varsa onlardan âhiret icin harcama yap! Goreceksin ki, oraya ilgi duyacak, meyil hissedeceksin. Cunku insan, malinin bulundugu yerden ayrilmak istemez. Senin malin ise hep buradadir. Oraya hic gondermemissin! Gonder de bak, gonlun oraya nasil meylediyor, gor!..

Bundan dolayidir ki, Suleyman bin Abdulmelik:

- Ahirete hic meyil duymuyorum, acep nedendir? diye soran bir ehli dunyaya soyle cevap vermistir:

- Hep dunyamizi imar ediyoruz, âhiretimizi ise harap birakiyoruz da ondan. Insan mamur ettigi yerde kalmayi ister, harap biraktigi yere gitmeyi arzulamaz!

Su halde, kendimizi kontrol etmek kendi elimizdedir. Sayet âhirete icimizde bir meyil duyamiyorsak, bunun mânâsi aciktir. Malimizi hep buraya yigiyor, oraya bir sey gonderemiyoruz. Burasi mamur, orasi harap duruyor. Insan ise harap ettigi yere gitmeyi istemez, imar ettigi yerde kalmayi arzular.

Oyle ise malimizi ve amelimizi onceden oraya, oylesine gondermeliyiz ki, icimizdeki meyil oraya kaymali, oradaki malimizin ve amelimizin yanina gitme hissini duymaliyiz!.. Maneviyat buyuklerinden Sehl bin Abdullah'a birileri itiraz mahiyetinde derler ki:

- Sen elinde avucunda ne varsa hep Islâm'a hizmet icin harciyor, geride bir sey birakmiyorsun. Halbuki sen yasli bir adamsin. Bunlara ihtiyacin var!
Soyle cevap verir Sehl:

- Iyi ya, ben de yasliligimin geregini yapiyorum. Artik ben yola cikmis kimseyim. Akilli yolcular mallarini bulunduklari yere birakmazlar, belki gidecekleri yere gonderirler. Ben de oyle yapiyorum. Burada birakmiyor, oraya gonderiyorum. Ta ki, varinca ibadetlerimi, iyiliklerimi orada yanimda bulayim. Bana faydalari dokunsun. Bunun yanlis gorulecek nesi var? Akillilik geregidir bu.

Buyuklerin hayat anlayislarini okumak, uzerinde durup dusunmek ne guzel. Insan kendi dunyasina isaretler bulur, kendi hayatina ornekler alir... Kendi capinda, varacagi yer icin bir imar ve insa hareketine girer.

Tabii, firsatlar kacmadan, imkânlar ucmadan. Bire bin sevap kazandiran Ramazan-i Serif devresi de gecmeden!

geldimmm burdayım :)

uzun bir tatil maratonunun ardından geldim.
giderken apar topar gittim,
geldim apar toparım :)

yoğun,yorucu,bir o kadar güzel bir tatildi benim ve bizim için. Elhamdülillah.

yeni evimize taşındık. Şimdi yerleşmeye çalışıyoruz :) ve alışmaya.

Çok şükür Ramazan da geldi çattı. Güzel telaşeler birbirini kovalıyor. Rabbime sonsuz şükürler olsun.

ohhh sıcak ama güzel bir gün :)

Selam olsun herkese...

...


cehennem lüzumsuz değil/miş...
(bombacı canileri Kahhar'a, masumları Rahman'a havale ediyorum.)
Senai DEMİRCİ

İnsi Şeytan...

bunlar küçük notlar,
paylaşılmalı,
emr-i bil maruf nehy-i anil münker değil mi asıl vazifemiz?
yerine getirilmeli...


  • Şeytan herkesi, herşeyi kendisine benzetmeye uğraşır...
  • Şeytan, hasedinden ötürü, hazımsızlığından ötürü insana karşı büyük bir nefret duyar...
  • Şeytan, kin ve nefreti öyle doruk noktada yaşıyor ki başka bir şeye yer kalmıyor. Tüm kötü duyguları en zirvede yaşayan, tüm iyi duygulara kapalı...
  • İslam a hücum eden insanlar...
  • Şeytan, zaaflar üzerine oyun oynar...
  • Hz. Adem deki boşluklar yani insandaki boşluklar. Şeytan bu boşluklardan büyük haz alır ve cirit atar bu boşluklarda. Boşluklar : hırs boşluğu, kin boşluğu, haset boşluğu...
  • Şeytanın talebi : Para verelim, yok diyor ne yapayım parayı! Saltanat verelim, yok diyor istemem. Ve işte asıl isteği ve şeytan bunu duyunca zil takıp oynadı diyor Hz.Mevlana. Şehevani duygular ve onları kontrol edebilme...
  • İsyan deryasına yelken açmışım. Geri dönmeye koymuyor beni...
  • İnsi şeytan; şeytan ın kölesi olmuştur. Prangalı köle...
  • Şeytan damarlarımızda dilediği gibi gezebilir. Dürtü. Öyleyse beyin ve kalbimize de ulaşabilir. Beyin korteksindeki dosyaları karıştırabilir. Saf düşünce dünyamızı allak bullak edebilir,ediyor. DÜRTÜ...
  • İnsi şeytan da şeytan ın dürtüsünü seslendiriyor, dillendiriyor. Şeytan ın borozancılığını yapıyor...
  • Allah ı inkâr etme, inkâr, isyan...
  • Baktığı halde göremiyorsa, bakar kör ise o artık şeytanın arkadaşıdır...
  • Herkes hata yapabilir. "Hata yapanların en hayırlısı bunu görüp tövbe edendir."...

Selam ve DUA ile...

''NIYE BEN'' DIYEN HERKES ICIN....

Brenda yamaç tirmanisi yapmak isteyen genç bir kadindi. Bir güncesaretini toplayarak bir grup tirmanisina katildi. Tirmanacaklari yerevardiklarinda, neredeyse duvar gibi dik, büyük ve kayalik bir yamaç çikti karsilarina.

Tüm korkularina ragmen, Brenda azimliydi. Emniyet kemerini takti, ipiyakaladi ve kayanin dik yüzüne tirmanmaya basladi.Bir süre tirmandiktan sonra, nefeslebilecegi bir oyuk buldu.. Orada asilidururken, gruptan yukarida ipi tutan kisi dalginliga düserek ipigevsetiverdi. Aniden bosalan ip, hizla Branda nin gözüne çarparak lensinindüsmesine neden oldu.
Lens çok küçüktü ve bulunmasi neredeyse imkansizdi.

Lens yamacin ortasinda bir yerlerde kalmisti ve Brenda artik bulanikgörüyordu. Ümitsizlik içinde Brenda, lensini bulmasi için Allah'a duaedebilirdi yalnizca..
Ve içten içe düsünüp dua etmeye basladi.

"Allahim! Sen bu anda buradaki tüm daglari görürsün. Bu daglarüzerindeki her bir tasi ve yapragi bildigin gibi, benim lensiminyerini de biliyorsun. Onu bulmama yardim et."

Patikalardan yürüyerek asagi indiler. Asagi indiklerinde, tirmanmak üzereoraya dogru gelen yeni bir grup gördüler. Iclerinden biri:Aranizda lens kaybeden var mi?" diye bagirdi.

Brenda'nin sonradan ögrendigine göre, lensi bir karinca tasiyordu vekarinca yürüdükçe yavasça kayanin üzerinde hareket edip parlayan lenskizlarin dikkatini çekmisti.

Eve döndüklerinde Brenda lensini nasil bulduklarini babasinaanlatacak ve bir karikatürcü olan babasi da agiziyla lens tasiyan birkarinca resmi çizerek, karincanin üzerindeki baloncuga bunlari yazacakti:
"Allahim! Bu nesneyi neden tasidigimi bilemiyorum. Bunu yiyemem veneredeyse tasiyamayacagim kadar agir. Ama istedigin sadece bunutasimamsa, senin için tasiyacagim..."

SIKINTILARINIZDAN EN BUNALDIĞINIZ ANLARDA BİLE
"BEN BU YÜKÜ NIYE TASIYORUM?"
demeyin.....

4 kapı...

Tasavvufta 4 kapi vardir:
1-Seriat Kapisi
2-Tarikat Kapisi
3-Marifet Kapisi
4-Hakikat Kapisi

Ogreti olarak bu kapilar birer birer gecilerek Hakikate ulasilir.

----------------------------------------------------------

Ogrencilerinden biri Mevlana'ya sormus
" -Efendim bu 4 kapi meselesini ben pek anlayamiyorum. Bana anlayabilecegim bir lisanla anlatir misiniz ? "
" -Simdi bak, karsi medresede dersini calisan dort kisi var ve hepsi rahlelerine egilmis. Sen git bunlarin hepsinin ensesine bir samar at, sonra gel sana anlatayim."
Ögrenci gitmis birincinin ensesine bir tokat aksetmis. Tokadi yiyen derhal ayaga kalkip arkasini
donmus ve daha kuvvetli bir tokatla Mevlana'nin ogrencisini yere yikmis. Ogrenci dayagi yemis, geri donecek ama hocasina itaat var. Yaradana guvenip ikinciye de bir tokat aksetmis. O da derhal ayaga kalkip elini kaldirmis. Tam tokadi vuracakken vazgecip yerine oturmus. Ogrenci devam etmis, ucuncuye de bir tokat atmis. Ucuncu soyle bir kafasini cevirip baktiktan sonra çalışmasına devam etmiş. Dördüncü, tokadi yemesine ragmen hic orali bile olmadan calismasina devam etmis. Ögrenci Mevlana'ya dönmüs, olanlari anlatmis.
Mevlana ; "Iste sana istedigin ornekler....
- Birinci, seriat kapisini gecememis biri idi. Seriatta kisasa kisas oldugu icin, tokadi yiyince kalkti, aynisini sana iade etti.
- Ikinci, tarikat kapisindadir. Tokadi yiyince o da kalkti, tam tokadi iade edecekti ki tarikat ogretisinde verdigi soz aklina geldi. "Sana kotuluk yapana bile iyilik yap". Onun icin dondu, oturdu.
- Ucuncu, marifet kapisina kadar gelmistir. İyinin ve kötünün tek Yaradandan geldigini bilir, inanir. Yaradan bu kotuluge hangi iblisi alet etti diye merakindan soyle bir donup bakti.
- Dorduncu, hakikat kapisini da gecmistir. Iyinin ve kotunun tek sahibi oldugunu ve ayni oldugunu bilir. Onun icin donup bakmadi bile....

Hz. Mevlana

Şayet kavanoza önce kum doldurursanız...

Kavanoz :), Tenis topları :), Çakıllar :), Kum :) ve Kahve ;)

Ne zaman hayatında bazı şeyler taşınamaz hale gelirse, ne zaman 24
Saat kısa gelmeye baslarsa, O zaman mayonez kavanozu ve 2 fincan kahveyi
hatırlayınız!
Bir gün bir profesör, masasının üzerinde birkaç kutu olduğu halde
Felsefe dersindedir.Ders başladığında, hiçbir şey söylemeden, önüne büyükçe bir
mayonez kavanozunu alır ve içerisini tenis topları ile doldurur.Ve
öğrencilere kavanozun dolup dolmadığını sorar,Öğrenciler ittifakla
kavanozun dolduğunu ifade ederler,Bu sefer profesör önündeki kutulardan bir
tanesinden aldığı çakıl taşlarını, çalkalayarak kavanoza döker, böylece çakıl
taşları kayarak, tenis toplarının aralarındaki boşlukları doldurur.Ve
örgencilere tekrar kavanozun dolup dolmadığını sorar,Onlar da "evet" doldu
derler. Tekrar profesör masanın üzerindeki diğer kutuyu eline alır ve içindeki kumu
yavaşça kavanoza döker. Tabii ki kumlar da çakıl taşlarının aralarındaki
boşlukları doldurur. Ve tekrar öğrencilere kavanozun dolup dolmadığını
sorar, Örgenciler de koro halinde "evet" derler.Bu sefer profesör masanın altında hazır bekleyen 2 fincan kahveyi alır ve kavanoza boşaltır, kahve de kumların
arasında kalan boşlukları doldurur.
Öğrenciler gülerler!
Profesör öğrencilerin gülüşünü destekleyerek "eveet" diyerek; ben "Bu
kavanozun sizin hayatinizi simgelediğini ifade etmeye çalıştım"
der.Söyle ki;Bu tenis topları hayatınızdaki önemli şeylerdir; dininiz,
ibadetleriniz, aileniz, çocuklarınız, sıhhatiniz, arkadaşlarınız ve sizin için önemli
olan şeylerdir. Şayet diğer şeyleri kaybetseniz de, bu önemli şeyler kalır ve
hayatinizi doldurur.O çakıl taşları ise daha az önemli olan diğer
şeylerdir; isiniz, eviniz, arabanız vs. Kum ise diğer ufak tefek şeylerdir."Şayet
kavanoza önce kum doldurursanız..." diye, anlatmaya devam eder, "çakıl
taşlarına ve özellikle de tenis toplarına (yeterli) yer kalmaz.Ayni şey
hayatimiz için de geçerlidir. Vaktinizi ve enerjinizi ufak tefek şeylere
harcar, israf ederseniz, önemli şeyler için vakit
kalmayacaktır.Dikkatinizi mutluluğunuz için önem arz eden şeylere
çevirin. Çocuklarınızla oynayın. Sıhhatinize dikkat edin. Esinizle yemeğe çıkın.
Evinizin ihtiyaçlarını karşılayın. Öncelikle tenis toplarını kavanoza yerleştirin.
Öncelikleri, sıralamayı iyi bilin. Gerisi hep kumdur.


Bu ara bir öğrenci parmağını kaldırır ve sorar; "Peki, o iki
Fincan kahve nedir?" Profesör gülerek: "Bu soruyu sorduğuna sevindim. Hayatiniz ne kadar dolu olursa olsun, her zaman dostlarınız ve sevdiklerinizle bir fincan kahve
içecek kadar vakit ayırın!"

KUAYBE : "Herzaman sevdiklerinize bir yorum yazacak kadar vakit ayırın" :))

hehe :) katılıyorum :)

link olayı :)

canım Kuaybem yaşasınnn yaşasınnn

ya ya ya şa şa şa Kuaybe Kuaybe çok yaşaa :)


ehiii :)


Firdevvsss bak link veriyom ben :)


NOT 1: Firdevscim lütfen bir önceki post taki yorumlara bakıver cicim, Kuayebecim pek güzel annatmış link vermeyi.


NOT 2: ve sefgili Kuaybee yoksaaaaa ya cevabım: bilmiyorum ama bu sefer temkinliyim önce emin olacağım sonra yazacağım :))

Ev kedisi (hanımı) olmak istiyorum ..

bugün anladım ki çok yoruldum ben.

İş hayatındaki 10. yılımın şerefine midir nedir bilemiyorum çok feci bir bıkkınlık, yorgunluk,bezginlik var üzerimde. Evde olmak, pazar geceleri pazartesi sendromuna kapılmadan yatağıma girmek ve uyumak istiyorum artık. Tatil e ihtiyacım olduğunu düşünüyorsanız yanılıyorsunuz, çünkü tatiller kesmiyor artık beni :(

yorgunum dostlarım yoruldum artık, vefasız yıllara dargınım artık :(

ve ve ve oğlum la kahvaltı masalarına oturmak, sabahları yatak da sarmaş dolaş olmak, evi toplamak, yemek yapmak, bi arkadaşa kahve içmeye gitmek, pazara gitmek istiyorum. Ben ev hanımı olmak istiyorum. Hayatımda hiç tadına bakamadığım bu duyguyu tatmak istiyorum. Miskin miskin evimde dolanmak, balkon yıkamak, bi arkadaşımı ikindi kahvaltısında ağırlamak istiyorum. Yapacaklarımı ve yapmak istediklerimi haftasonu tatillerine, resmi tatillere, yıllık izinlere ve mesai sonrasına yani 17:15 / 00:00 arasına sıkıştırmakdan, sıkışmaktan yoruldum :(

Arkadaş toplantılarından eve dönerken geç saatlerde, yarın nasıl işe gideceğim diye düşünmek istemiyorum artık. İşyerinde her telefon çaldığında eyvah oğlum mu hastalandı,kesin bi sorun çıktı vb. endişesi ile çalışmaya çalışmaktan çok çok yoruldum ben.

oyy dağlar yalçın dağlar, dumanı hırçın dağlar :(

efkârlıyım bugün efkârlı :(

Allah ım hayırlara çıkar,
sen hakkım(ız)da hayırlısı ver rabbim.
Sana sığındım, kapına geldim Allah ım.

Selam ve DUA ile...
Dualarınıza ismimle beni ekleyin dostlar, DUA ricası ile...

Bu geceyi nasıl karşılamak, nasıl ihya etmek gerekir?

*** Regaib Kandili ***



Kandiliniz Mübarek Olsun


3 Temmuz 2008



Bu gece, oruçlu olarak karşılanmalıdır.

Bu gece, kazâsı olanın hiç değilse bir günlük kazâ namazı kılması, çok iyi olur.

Kur'an-ı Kerim okunmalıdır.

Bu gecenin ihyâsı, yatsı namazıyla sabah namazını camide cemaatle kılmakla olur. Bu, gecenin ihyâsıdır.

Bir başka ihyâ şekli zikir ..... "Lâ ilâe illallah", "Allahümme salli alâ seyyidinâ muhammedin ve alâ âli seyyidinâ muhammed", "Estağfirullah", "Sübhànallah", "Elhamdülillâh", "Allahu ekber", "Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâhil aliyyil azîm", "Allah" gibi sözler mübarek kelimelerdir, cümleciklerdir. Bunları zikretmek çok sevabdır..

Bazı namazlar vardır,

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) kılmıştır.
Bunlardan birisi de Tesbih Namazı'dır.

Regâib gecesi, akşamla yatsı arasında: 12 rek'at "Hacet Namazı" kılınır.
Hacet Namazı:
2 rek'atte bir selâm verilerek kılınır.
Fâtiha-i Şerîfe'den sonra her rek'atte 3 Kadir Süresi, 12 İhlâs-ı şerîf okunur.

Namazdan sonra 7 Salât-ı Ümmiye okunup secdeye varılır.

Salât-ı Ümmiye:"Allâhümme salli alâ seyyidinâ Muhammedinin-nebiyyil-ümmiyyi ve alâ âlihî ve sahbihî ve sellim"

Secdede 70 defa: "Sübbûhun kuddûsün rabbünâ ve rabbül-melâiketi ver-rûh" okunur.

Secdeden kalkıp 1 defa: "Rabbiğfir verham ve tecâvez ammâ ta'lem. İnneke entel-eazzül-ekrem" okunur.

Tekrar secdeye varılıp yine 70 defa "Sübbûhun kuddûsün rabbünâ ve rabbül-melâiketi ver-rûh" okunur.

Secdeden kalkıp duâ yapılır.

Duâda Hz. Allâh'a c.c şu şekilde de ilticâ etmelidir: "Allâhümme bârik lenâ recebe ve şa'bân. Ve bellığnâ ramazân"


Unutmayalım!

Regaib Gecesi, üç aylar içinde kendisinden sonra gelecek olan Miraç, Berat ve Kadir Gecesininde bir müjdecisidir. Onun için bu müjdeciye kulak verip bu geceyi ve üç ayları iyi değerlendirilmelidir.

Resulullah (sav) buyuruydular ki: "Beş gece vardır ki, onlarda yapılan dualar geri dönmez, kabul olunur: Receb'in ilk gecesi, Şâban yarısı gecesi, Cuma gecesi, Ramazan Bayramı gecesi, Kurban Bayramı gecesi."

iyi cumartesilerrrr :)

Efenim bu güzel cumartesi gününü ofisinde çalışmaya çalışan biri olarakdan kutlamak istiyorum :) ve sizlere de eğlenceli bir haftasonu diliyorum,
iyi dinleniniz, zira yoğun bir hafta hepimizi bekliyor :))

Hoşçabakın zatınıza :)

Önce bir video :) bayıılıyorumm buna :)


şimdi efenim buda bazı kelimelerin anlamları :

bu kelimeler süperler bacılarım süperlerrr :)

Nanosaniye : Trafikte ışığın yeşile dönmesi ve arkadaki hayvanin(pardon miss) korna çalması arasında geçen süre. muhahaaa :)

Hardware : Bilgisayarin software arizasi nedeniyle bozulmasi durumunda yumruklanan kismi.

Ekip çalismasi : Bütün suçlari ekibin geri kalanina yüklemeyi saglayan çalisma biçimi.

Patron: Geç kaldiginizda işe erken gelen, erken geldiginizde geç kalan kisi.

Gözyasi: Erkek gücünün, kadin gücü karsisinda bozguna ugratilmasina yarayan hidrolik güç birimi. ehiii :)

Söylenti: Ses hizindan bile hizli dagilan haberler. he he :)

Sözlük: Bosanmanin, nikahtan önce geldigi tek yer.

Evlilik: Erkegin lisansini yitirip, kadinin master(lisansüstü) oldugu bir sözlesme. yihuuuu :)

Baba: Doganin bize armagani olan banka.

Gülümseme: Pek çok şeyi bir dogruya ceviren egri.

Iyimser: Kazayla nehre düstügünde banyo yapmayabaslayan kisi.


Ben de çıkayım şimdi 12:00 de servis hareket ediyor. Sonra katılınılması gereken bir düğün var sonra bol bol dinlenme :) dinlenmek istiyorum :) umutluyum :)

Selam ve DUA ile...

teşekkür ederimm :)

İnsan ya hayrandır sana, ya düşman.
Ya hiç yokmuşsun gibi unutulursun
ya bir dakka bile çıkmazsızn akıldan...
(N.Hikmet)



Sefgili Kuaybe cim canım benim canım benim seni ben pek çok pek çok severim :) teşekkür ederim :)

Sefgili Tüşünceli Tost um Ayşe Şule cim Kuaybe önce davrandı wallah :) ve şarkı için teşekkür ederim ne güzelde söylemişsin :)) dillerine sağlık ve parnaklarına ve gönlüne :) ve çok şükür ki plaketten fazla fazla yaptırmıştım ben hemen postaya veriyorum bacım :) ehiii

Ve Sefgili Özlem :) hoşgeldin sefalar getirdin :) ve çook teşekkür ederim.

NOT : Sefgili Kuaybe "link" ve "plizzz" :)

İyi dilekleriniz için topluca tekrar tekrar teşekkür ederim,
hep teşekkür ederim :)
çok çok teşekkür ederim :) hehe tamam tamam kessstimm :)

şimdi efenim güzel dileklerinize amin,ecmain diyor ve kat be kat güzelleri ve iyileri sizleri bulsun bu dileklerin diyorum :)

hadi Cumanız mübarek olsun,
Ruhunuz bu güzel güne doysun inşaAllah,amin.

Allah a emanet,
Selam ve DUA ile...

er meydanı erlerini bekler, huuu kıslarrr size sesleniyorum :)

Evett arkadaşlar dökülün bakalım eteklerinizdeki taşları :)
haydi buyrun er meydanına :)
sizin de anlatacak pek çok şeyiniz vardır mutlaka ama birini seçmeli ve bu sobeye hakkıyla cevap vermelisiniz sefgili Kuaybe, Firdevs ve Ayşe Şule bide bide şimalşimal :) ben de yascam ben dee
buyrun efenim buyrunn...
NOT : yazı içinde link vermeyi beceremiyorum hala, sefgili Kuaybe help mee, plizzz :)
Evlilik bir sanattir. Izdivaclari kisa süren, huzursuzluk yasiyan ciftleri görmek hem hepimizi üzüyor, hem de bunu hakli cikariyor.. İzdivac müessesesinin devami ve bekâsi, aslinda cok da zor degil.
Iste yasanmis ornekleri ile sirdan bir demet...
Ben canlı çiçekleri çok severim. Eşim, bu özelliğimi iyi bilir ve her fırsatta bana çiçek getirirdi. Ben de çiçekleri özenle kurutur ve evin farklı yerlerinde dekor olarak kullanırdım. O gün aramızda bir tartışma geçti. Ben çok kızmıştım. Eşim evde yokken bana getirdiği tüm çiçekleri toplayıp kapının önüne attım. O sabah kapıda onları göremeyince içim sızladı. Bir kızgınlık anında özenle koruduğum çiçekler şimdi çöp kutusundaydı. Çok pişman olmuştum. Aradan günler geçti. Bir gün eşime kapıyı açtığımda onu ellerinde, attığıma pişman olduğum çiçeklerle karşımda buldum. Onlara asla kıyamamış ve arabamızda saklamış. O günkü şaşkınlığımı ve büyük mutluluğumu tahmin bile edemezsiniz... A. Çolak
--------------------------------------------------------------
Birgün eşim bana bir paket uzattı. iki tarafı kurdeleyle bağlanmış büyük bir şeker görünümündeydi. Heyecanla paketi açtığımda, ahşap, minyatür bir sandıkla karşılaştım. Sandığı gördüğüm zaman içinde beni nasıl bir hazinenin beklediğini düşünüyordum. Halbuki böyle bir sürprizi yapan eşimin varlığı bile benim için en büyük hazineydi.. Gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldıktan sonra sandığı açtığımda, sandığın kapağının iç tarafında gökyüzünün ve yıldızların arasında bana ait resmi gördüm. Eşimin zaman ayırıp bilgisayarda hazırlamış olduğu bu resim, görülmeye değerdi. Ben heyecandan sandığın içinde ne olduğunu görememiştim. Sandığın içinde rengarenk şekerler ve benim en çok sevdiğim çikolatalar, üzerindeki kırmızı gül, eşimin bana vermiş olduğu en değerli çiçekti. Bu güzel tabloyu görmek için sandığı kapatıp tekrar açtım. Sandıktaki şekerleri karıştırıp hangisini daha önce yemem konusundaki kararsızlığımı gidermek isterken, şekerlerin alt kısmındaki küçük kırmızı kutu dikkatimi çekti. Kutuyu ikinci kez gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldıktan sonra açtım. İçinde, yağmur damlalarını andıran çok zarif bir künye olduğunu gördüm. Yanımda duran eşim titreyen ellerimi tutup, bileğime künyeyi takarken hiçbir şey söyleyemedim. Sandığa bir daha baktığımda küçük pembe bir kağıda yazılmış notu ancak farkedebildim: Sen hepsinden daha tatlısın! O an gözlerim her şeyi anlatıyordu!.. Elif G. C. / Kırşehir
------------------------------------------------
Eşiyle tartışmayan hanım yoktur sanırım, hayat böyle acı tatlı günlerle geçer hep... Eşimle böyle bir tartışma yaptıktan sonra ailemin yanına tatile gitmiştim. Tüm tatilim boyunca çok kararlıydım, kesinlikle taviz vermeyecektim. Hemen barışmak yoktu, arada bir aileleri üzmemek adına yapılan telefon konuşmaları vardı sadece. Evet böyle de yaptım, dönene kadar ciddiyetimi ve mesafemi korudum. Tatil dönüşü eşim beni terminalde karşıladı. Tabii gayet resmiyiz bu arada. Eve geldim yatak odamıza doğru ilerledim. Beni neyin beklediğinden habersiz olarak girdim odaya. Aman Allahım bir de ne göreyim; eşim bütün tavana misinalarla tek tek fosforlu, parlayan yıldızlardan yerleştirmiş. Yatağımıza sarı papatyalar serpmiş (bana papatyam der). Biz Tweety ve Slyvester hayranıyız (eşim kedi olanı bense sarı civciv), işte onların resimlerinin olduğu bir oyuncak topu da yastığımın üzerine koymayı ihmal etmemişti. Topun üzerinde de bir not vardı: Bak! Kötü kedi yine minik Tweetyyi kovalıyor. diye yazıyordu... İşte geldik işin en duygusal kısmına. Tavandaki bütün yıldızlardan çok uzak bir köşeye asılmış küçük bir yıldızın üzerinde bir not daha vardı. Notta şöyle yazıyordu: İşte bu da karısının ve kimsenin istemediği yalnız yıldız: ben. Bu cümleyi okuduktan sonra yumuşamamanın imkanı var mı sizce? Hemen oracıkta sarıldık ve barıştık. Sonrasında ise günler boyunca uykudan uyanıp evin kapısını açtığımda tek bir kırmızı gülle karşılaştım. Sanırım bu hayatımda yaşadığım en güzel sürprizdi... Bundan sonra ne mi oldu? Aslına bakarsanız tartışmalar yine sürüyor ve sürecek de çünkü bu hayatın ta kendisi. Yapılan bu sürprizin bir benzerini bilmem kaç sene sonra bir daha yaşarım? Umarım çok sürmez Serap K, Kayseri
----------------------------------------------------
29 yaşında, 6 senelik evli ve 5 yaşında bir kız çocuğu annesiyim. 1999 yılında henüz 1 yıllık evliyken, birgün ablama gitmiştim. O zaman 1,5 yaşında olan yiğenim bisiklet için ağlıyordu. Ablamlar da o sıralar ekonomik sıkıntı içindeydi ve bisiklet alamıyorlardı. Yeğenimi çok sevdiğim için bu olay beni çok üzmüştü. Akşam durumu eşime anlatınca o da çok üzüldü.. Ertesi gün eşimle işten eve döndüğümüzde salonda bir hediye paketi gördüm ve çok şaşırdım. Paketi görünce çok güzel bir bisikletle karşılaştım. O anki sevincimi inanın anlatamam. Eşimin boynuna sarıldım ve ne kadar şanslı olduğumu bir kere daha tekrarladım. Daha sonra bisikleti yeğenime verince onun sevincini dünyadaki hiçbir şeye değişmezdim... Hatice A. / Çanakkale
---------------------------------------------------------
Ben 30 yaşında, kendisine bir kız çocuğu emanet edilmiş bir anneyim.. Bir akşam üstü çocuklarla balkondayız. Kapıda bir kargo aracı belirdi. İçim bir hoş oldu o an. "Kızım, bu bize geliyor!" dedim. Hakikaten de zil çalıyordu: "Hanımefendi, bir paketiniz var..." Heyecandan paketi zor açtım.. Gözlerime inanamadım birden!.. Eşimle teyze çocuklarıyız. Küçüklüğümde sadece yazları görüşürdük. 8 yaşındayken bir resim göndermiştim teyzemlere. Resimde ben 8, kardeşim 6, kızkardeşim de 3 yaşında.. Nereden, nasıl aklına geldi, hala hayret ediyorum.. Kızkardeşinden o resmi postalamasını istemiş iş adresine. Sonra bir fotoğrafçıda büyültüp çerçeveletmiş ve kargoya vermiş.. Beni 22 sene öncesine götürdü, o günleri yeniden yaşattı... Rumuz: Çınar Ağacı-
-----------------------------------------------
28 yaşındayım. Eşim Hasan Bey, çok mütevazı ve temiz kalpli bir insandır. Sadece bana, oğluna karşı değil, çevresine karşı da iyi davranmaya çalışır... Nişanlıyken bir gün beni sevdiğini, toprağın üstüne çiçeklerle yazmıştı. Bu benim için öyle büyük bir sürpriz olmuştu ki duygularımı inanın anlatamam. Ona sevgim binlerce kat fazlalaştı, Allahıma şükrüm daha ziyadeleşti.. Fatma Beydilli, Almanya
-------------------------------------------------
Eşimle evlenmek istediğimizi açıkladığımızda ailede epey tepkiler olmuştu. Daha sonra eşimi ve ailesini araştırıp soruşturduklarında babam hariç hiç kimse bu işe sesini çıkarmadı. Babam bana hiçbir şekilde sahip çıkmadı ve her geçen gün bizimle olan bağlarını da koparmaya başlamıştı. Babam evimize geldiğinde eşimin yüzüne bile bakmıyordu. Eşim bu süreçte bana o kadar destek oluyordu ki, hep sabırla karşılıyordu. Hiç sesini çıkarmadı onun sevdiği hoşlandığı şeylerle ona yaklaştı; ama nafile. Biz evlendikten ise sonra babamla eşimin arası çok iyi oldu. Eşim, babamla kötü olduğumuz süreçte benim bile babama laf söylememi istemiyordu. Onun için hiç kötü söz söylemedi ve sabrının sonucunu da çok güzel şekilde Rabbim nasip etti. Ve ben o günleri hatırladıkça eşime olan sevgi ve muhabbetim daha çok artıyor... Filiz Bayiz
-----------------------------------------------------------
Eşim bana karşı olan his ve duygularını söylemekte biraz çekingen davranır. Onun bu tavrının sevgisizliğinden ya da ilgisizliğinden kaynaklanmadığını biliyorum. Bana söylemekte zorlandığı hislerini yüzlerce insanın bulunduğu bir panel ortamında söylemesi karşısında çok tuhaf oldum.. Eşimle, Aile İçi İletişim konulu bir panele gitmiştik. Panelin ilerleyen bölümünde konuşmacının, Eşinde en çok hoşlandığı beş özelliği sayacak babayiğit aranıyor. sözü üzerine salona ani bir ölüm sessizliği çökmek üzereydi ki eşim ayağa fırlayıp bir solukta hoşlandığı özellikleri saydı.. Bu sözler üzerine şaşkınlık, mutluluk, sevinç, gurur, mahcubiyet... gibi birçok duyguyu aynı anda yaşadım. Bu olay eşime karşı olan sevgimi, saygımı, inancımı, güvenimi ve hayranlığımı bin kat daha artırdı... B. Zuhre
-------------------------------------------------------
Ben 70 yaşındayım. Eşim ise 77. 1971 Kırkpınar ağası, 50 yıllık muhasebeci Doğan Görkeydir. 60 yıldır şiir yazar. Benim için yazdığı ve dizelerin ilk harfleri, benim adımı oluşturan şiirini size gönderiyorum: Mutluluğum Kalbimde senin sevgin, ellerimde ellerin Evimi yuva yapan, senin tatlı dillerin. Rüyada gibi geçti kırkbeş yıl bu dünyada İstediğim her şeyi buldum senin dünyanda. Mutluluk denizinde senle yüzdük el ele Aşkı birlikte tattık bûseden kadehlerle Neyle mutluysam hepsi senden bana hediye Allaha hep şükrettim seni yarattı diye. Keriman G. / Babaeski, Kırklareli
----------------------------------------------------------
Esim kısa bir süre memuriyeti ile ilgili kurs görmek üzere Ankara'ya gitti. Her akşam aynı vakitte Kocatepe Camii'nde beni cep telefonu ile arayıp hal-hatır sorduktan sonra okunan ezanı dinletti ve ardından bana övgü dolu sözler kalbimi fethetti.. Bin dua ve dileklerimle... Gülendam Ö. / Malatya
---------------------------------------------------------
Not: Hikayeler, Zaman Gazetesinin Ailem ekinden alinmistir...

Sevdim Seni / Zara

sevdim seni mabudum ahh

sana canlar feda

Efendim (s.a.v.)

Cumanız mübarek olsun kardeşler :)

Selam ve DUA ile...

doom günü çoçuğu olcam ben,az kaldıı :-)


14 Şaban 1400 efenim benim doom günüm.
O yüsden miladi/hicri çevirttirdim :)

az kaldı ya söyliyim dedim :)

Miladi : 26.06.1980 hehe :))







yaş oldu 28 gül bakalım gül, neye gülüyorsam, ömür geçiyor...







:)) ama olsun :))
kalbim neşeyle dolsun,sevdiklerim yanımda olsun varsın yaş 28 olsunnnn...
Elhamdülillah bugünlere :) şükür rabbime :)








hade hade hadeeeeee :)